Acid Bath - Çift Albüm İncelemesi
- ruzgarrustutarhan
- 2 saat önce
- 9 dakikada okunur
Liberty, she crawled to me playing the whore
Merhaba hür düşünürler, sefihler, aylaklar ve normal, vergilerini ödeyen okuyucular! Evet, ilginç bir gelişme oldu ve Acid Bath, yaratıcı yönelimlerin sonucu olan anlaşmazlıkların ve son olarak bas gitarist Audie Pitre’nin ölümünün getirdiği sessizliğin ardından geri geldi. Geri dönüşleriyle birlikte, hatta nedense geri dönüşlerinden biraz öncesine dayanan, artan popüleritelerine dayanarak Acid Bath'in iki albümünü birden incelemeyi uygun gördüm. Hafızama her ufak detayıyla kazınan ve epeydir hayal dünyamı meşgul eden bu grup, bir incelemeyi hak ediyor.
Müzik, Grup, Label
Diğer Sludge gruplarına göre bana kendini daha çok dinleten Louisiana çıkışlı Acid Bath, kendini Eyehategod, Crowbar, Bongripper gibi gruplardan (aklıma ilk gelen muadiller bunlar oldu) kendini farklı olmasıyla sevdiriyor. Dark Carnival ve Golgotha ekiplerinden çıkan isimlerin birleşerek başlattığı grup, kendini New Orleans çizgisinden net bir şekilde ayırır ve kendini “Bayou” metal olarak kategorize eder. Müzik olarak aralarında çok net bir fark olduğunu düşünmüyorum ama röportajlarda kendilerini böyle anlatıyorlar.

Americana estetiği, pop kültüre dair bir ilüzyon kırma durumu, uyumsuzluk ve sosyal anksiyetenin yanı sıra kendine özgü bazı özellikleri de var. Electric Wizard’ı andıran ki bence Electric Wizard bu işin babasıdır, benim de şahsen çok tatlı ve biraz da gülünç bulduğum narkotik okültizmden, şeytana hürmetten kendini (çoğunlukla) sıyıran, kendini daha kanlı canlı, gerçeğe oturtmuş ve örtülü de olsa sözleriyle kendini hissettiren çiğ bir psikedeli mevcut.
Louisiana, New Orleans, Sludge ve hatta Stoner müzik genelinde stilize edilebilecek kendini tekrar eden bir melodi veya gürleyen bir ritim tekrarı, ağır ağır kendini sürükleyen ve devam eden bir riff Acid Bath’in müziğinde söz konusu değil. Acid Bath’in müziği oldukça varoluşsal, fakat bu tanrı kompleksini müzikte tekrar ve ihtişamla değil, samimi söz yazarlığı ve dolambaçlı, kaotik kompozisyonlarla, bir şarkıda birkaç tempo değişimiyle yakalıyor. Müziği konusundan ayıklayacak olursanız, birçok siyasi çizgide ilerleyen müzik grupları gibi olduğunu özellikle söz performansının (anlayacağınız spoken word) liberal kullanımından dolayı söyleyebilirim (aklıma Crass ve System of a Down geliyor). İki albümde de bu orijinallik hissiyatının sekteye uğradığı oluyor açıkçası, bir çok açıdan demo gibi hissettiren, tanıdığınız bir insanın kaydetmiş olabileceği (bkz. ampülle kaydedilmiş) lo-fi, kaset kaydı gibi bir hissiyatı var. Fakat bu hissiyat dinleyici olarak bence dinlediğiniz müziğin haklarının bir sahibinin olmasını unutmaya yardımcı olacak bir faktör. Ki yılların dinleyicisi olarak sık sık bu müziğin birinin malı olduğunu unutma ihtiyacı hissetmişimdir. Hak sahibinden bahsediyorum çünkü Acid Bath’e gelince bu açmamız gereken bir konu. Bağımsız bir label olan Rotten Records, Acid Bath’in yıllar süren sessizlikleri boyunca herhangi bir yerde müziği erişilebilir kılmadı ve bu durum kendini komik şekillerde ortaya çıkardı. Vokalistleri Dax’in de röportajlarda da açıkça belirttiği gibi, bu iyi bir şirket değil.

Rotten Records genel olarak Acid Bath dinleyicisi tarafından bu durum yüzünden özellikle sevilmez ve tartışmalı birçok ufak tefek skandala da imza atmışlardır. Albüm incelemesi olduğu için grubun tarihine, işin insan tarafına fazla odaklanmamaya çalışacağım bu incelemede. Acid Bath streaming platformlarına yanlış hatırlamıyorsam 3 yıl önce geldi. Bundan önceki dönemde bu müziğe yasal yollardan (ve daha önemlisi rahat yollardan) ulaşmak oldukça zordu. Bu durum neden dert olsun ki diye soracak olursanız çünkü evet, torrent diye bir şey var, hali hazırda bu müzikten haberdar değilseniz bu müziği Youtube gibi bir yerden duyuyorsanız telif hakları yüzünden doğru formatta deneyimleyemiyordunuz. Eminim yakın hafızadaki popüleritelerini de yeniden müziğin erişilebilir olmasına borçludur.
Canlı plak oynatılan videolar, kötü coverlar ve benzeri şeyler ile doluydu ortalık. Birkaç yıl önce gördüğüm bu videoyu, tarihi ve ilginç bir anekdot olarak bırakıyorum. Benim gözümde o yıllardaki durumu bütün komedisiyle yansıtıyor. When The Kite String Pops albümünün telif yemekten kaçınmak için yapılmış bir editi: Rancid Cat - When The Laser Pointer Stops. Merak ediyorsanız bu versiyon da Rotten Records tarafından internetten kaldırıldı ve şuan erişilebilir değil! Wayback Machine kullanarak bakmayı deneyebilirsiniz.

Albüm Kapaklarına Dair
Az önce gereksiz görünen bu parantezi şundan dolayı açtım: Bir albüm aldığınızda ilk gördüğünüz şey albüm kapağıdır ve o müziğe dair normalde albüm kapağı bence çok şey ifade etmeli. Rotten Records’un basıcı doğası gereği bu durum bizim albümlere gelince biraz anormal. Bildiğim kadarıyla bu albüm kapakları Rotten Records tarafından Acid Bath grubuna empoze edilmiş. Nasıl mı diye soracak olursanız, grubun yaşadığı bir kararsızlık üzerine label fikir almadan grubun isteğine karşı bir şekilde bu görselleri kullanmış. Aslına bakılacak olursa bu görseller, grubu ve içeriği bu yüzden temsil etmezler. Buna rağmen, neye bakıyoruz, hadi anlayalım. İki albümün kapaklarını da asıl incelemeye geçmeden önce burada ele alacağım.
İlk olarak When the Kite String Pops albümünün kapağı. Grubun ilk albümünün kapağı olmakla beraber John Wayne Gacy adlı bir seri katilin hapishanede çizdiği bir otoportredir. Günümüzde bu otoportre bildiğim kadarıyla açık arttırmayla özel koleksiyonerlere satılmış halde.

İkinci albüm - Paegan Terrorism Tactics’in albüm kapağı ise Dr. Jack Kevorkian (namıdiğer Doktor Ölüm) ötenazi yanlısı meşhur bir doktora ait. İntihara yardımdan hapse giren Kevorkian’ın bu portresi, araştırmama göre Armenian Library and Museum of America koleksiyonunda şuan. Bu bilgiyle portrenin net bir şekilde ötenazi imgesi olduğunu görebilirsiniz.

Anlayacağınız müzikle hiçbir ilişki temsil etmiyor bu görseller. Farklı albüm kapakları (ve hatta günümüzde tekrar kullanmaya başladıkları eski logoları) Acid Bath’in erken dönemlerinden beri sirkülasyonda, fakat burada göstermeyeceğim albüm kapakları Sludge dünyası göz önünde bulundurulacak olursa epey gündelik ve taslak niteliğinde içerikler taşıyor.
When the Kite String Pops
İlk olarak kendimi açıklamak durumundayım, müziği eleştirirken bir müzisyen değil ama bir dinleyici olarak bakıyorum çünkü niteliğim bu yönde. Dikkatten kaçabilecek ilginç noktalar ve şarkıların bana yansıttığı deneyime odaklanacağım. Aynı zamanda bu iki albüm içeren ve çok uzun bir inceleme olacağından dolayı şarkı şarkı ileryerek, herhangi bir wikide bulabileceğiniz bilgileri paylaştığım bir yaklaşım almayacağım. Haydi isterseniz (emrivaki olmasın) ilk albümleri olan When The Kite String Pops ile başlayalım.
İkinci albüme göre daha tek-ses, grup üyeleri tarafından daha hemfikir bir şekilde kayda alındığı bariz olan bir albüm. The Blue şarkısı ile açılan albüm, Dax Riggs’in samimi ve nefret dolu sözleriyle açılıyor ve albüm boyunca da bu tema kendini sürdürüyor. Daha alışılageldik hardcore ve rock vokallerinin yanı sıra ciddi bir ağırlık ve samimiyet taşıyan şiirsel söz performans da içeriyor. Özellikle söz performansı konusuna değinecek olursak, bu tema iki albüm arasında (ki birbirlerinden bağımsız çalışmalar değiller aslında) tekerrür eden bir tema yürütüyor. Burada sergilenen söz yazarlığı, şizofrenik olarak tanımlayabileceğim bir şekilde sanki bir yapboz gibi belli başlı temaların örülmesinde rol oynuyor. Bu örgünün başlangıcı ise burada:
Across your face i see what you are
You wanna kill the sun and blot out the stars.
Burada oturtulan psikedelik mitoloji, insanlık hakkında. Dünyanın yıkımı, kaçışçılık, özgürlük ve bir vücuttan sıyrılma hali var. Bunu derin bir psikanaliz yapma gayesiyle anlatmıyorum. Ancak utancımızı bir kenara bırakıp gerçekten burada anlatılan bir hikaye olduğunu tanımanın önemli olduğunu hissediyorum çünkü bu kadar bilinçli bir şekilde oturtulmuş bir hikaye rastlanabilen bir şey değil mevzubahis tür içerisinde.
I could not wake the dead man dreaming
Süregelen tema dahilinde, toplumsal katatoniden kaçamama durumu, bir uyanma isteği var. Bu anlatılan hikayedeki yükseliş, şerefsiz, kirli ve yobaz bir şekilde kendini öne vuruyor. Sınırlandırılmamış özgürlükle gelen bir yükseliş durumu bu. Bu fikirler gelecekte ya öyle ya böyle Dax Riggs’in bireysel projelerinde de yer etmektedir (bkz. Agents of Oblivion).
Bir kısmımızın bildiği gibi, vücut kontrolünü kaybedince, bir panik atak durumu gelince, uyanmanın en iyi yolu sarsılmaktır kontrolü geri almak için. İnsan böyle kendi canını yakar bazen. Bazı insanlar bu durumdan uyanmak bazı insanlar ise uyumak için uyuşturucu kullanır. Beni nasıl ayılıp kalktığınız ilgilendirmiyor! Tranquilized parçası da biraz bunun hakkında. Dax’in her şarkıya başlamadan önce dediği gibi “This song is about getting high, and any way you do it”. Cheap Vodka da benzer bir nitelikte diyebiliriz, buralar biraz albümün önceden de bahsettiğim gibi sekteye uğrayan, kendini biraz sıkılıp kaybeden kısımları bence.
Neyse ki bu platodan albüm kendini çabucak çıkartıp inanılmaz ilginç bir şarkıya bırakıyor. Finger Painting of The Insane, uyku vakti gelmiş bir çocuk gibi odaya giriyor. Şımarık ve brutal bir parça. Size müzik şöyle güzel, böyle taş gibi demeyeceğim. Zaten tam değil de! Ama kesinlikle ikonik bir parça ve sonlara doğru giren vokal monolog da bir hayli akılda kalıcı. Online forumlarda gördüğüm yaygın fikir birliğine karşın şunu da belirtmeliyim ki bu şarkıda John Wayne Gacy’e dair bir referans olduğunu görmüyorum, özellikle albüm kapağı bölümünde anlattığım sebepten ötürü. Kısacası anlam aranacak bir derinliğe sahip değil, isyankar ve güzel bir parça. Kirli resimler, özgürlük egzersizi, hem dönüşlü hem de hedefli bir şekilde. Bu albümde epey fazla bu tarz brutal vokallerin, yırtıcı söz yazarlığının olduğu şarkı var ve açıkçası dinlenerek anlanabilecek bir müziğin detaylarını yazarak aktarmayı reddediyorum - özellikle şarkının incelemem için özel bir esprisi yoksa. Dinleyin kardeşim! Vaktimizi biraz daha nüanslı parçalara verelim.
Scream of the Butterfly ilginç bir parça ve benim bu gruba ait, 10 yıla yakın zaman önce Youtube’da bir cover yüzünden gördüğüm ilk parça oldu. Epey etkilendiğimi, beğendiğim için kendimden utandığımı, sonraki gün merak edip bunu da kim yazmış diye baktığımı hatırlıyorum. İlginç olmasının asıl sebebi ama albümün kalanına göre şarkının epey farklı bir tarzı ve kalan gürültüye oranla depresif bir mola niteliğinde olması. Kürtaja dair morbid, moral bozucu ve huzursuz bir parça. Kürtaj teması bir yana, şarkı çocukluk travmalarının geleceğe taşınan hatırası ve bunun üzerine derinleşen masumiyet kaybı hakkında da olabilir. Tıpkı şarkının adını aldığı film gibi, çünkü filmde de benzer bir yozlaşma durumu var. Bildiğim kadarıyla mevzubahis filmle bir obsesyonu olan Jim Morrison da, aynı ismi kullanarak yeniden doğmak hakkında olduğunu düşündüğüm bir şarkı yazmış (When the Music's Over). Ayrıca Truddi Chase’in “When the Rabbit Howls” adlı kitabına bir gönderme var. Şarkının direkt olarak Truddi hakkında olduğunu düşünmesem de şarkıda “Rabbit Howls” derken yine anlamsal bir ima olduğunu düşünüyorum her şeyi çocuk istismarı ve etkilerine götüren. Tabii, buradaki yapılan göndermeleri nasıl anlayacağınız size kalmış. Bu bağlamda Dr. Seuss Is Dead ve The Bones of Baby Dolls şarkılarını da eklemek isterim benzer derinliğe sahip parçalar olmasalar bile. Fakat Dr. Seuss Is Dead, The Blue gibi inanılmaz tempo değişimleriyle albümde öne çıkan vokal performanslardan birine sahip bence.
Toubabo Koomi şarkısına da burada değinmek istiyorum. Şarkı Cajun Fransızcasında beyaz yamyamların diyarı demek(miş). Şarkının öne çıkan özelliklerinden biri, bildiğim kadarıyla piyasada adam akıllı çekilmiş tek klipli parça olması bu gruptan. Söz yazarlığı konusunda hayal kırıklığına uğratmayan bu şarkı, özgürlük hakkında. Özgürlük konusuna değinmişken, hemen ardından benzer bir konuyla God Machine geliyor. Bu albüm versiyonu için epey tarzını evirip çevirdikleri God Machine albümdeki en apokaliptik şarkıdır ve yine özgürlüğe dair. Asalak toplumun duruma dair yorumlar içeren parçadaki God Machine konsepti de şarkıyı özetlemek için yeterli aslında. “Deux Ex Machina” ile karıştırılmaması gereken “Tanrı Makina” fikri burada daha çok toplumun kendine uyguladığı kaderin elinin ağırlı ile ilgili.
Cassie Eats Cockroaches şarkısı da Toubabo Koomi'ye benzer bir sebepten dolayı ilginç. Bir Clockwork Orange sample’ı ile başlayan şarkı, aynı zamanda Blue Velvet filminden sample’lar da içeriyor. Oldukça gürültülü ve anlamsal olarak albümün kalanı gibi ikilemli bir halde. Marquis De Sade’ı andıran şarkıda, hür düşünürlük temaları ve zevk hiyerarşisi söz konusu gibi geldi. Çok uçuk bir bağlantı olabilir (ki onlardan bunu beklerim), “120 Days of Sodom” adlı kitaba göndermeler olduğunu düşünüyorum sözle anlatılan resimlerde.
“How many times, good God, have I not wished it were possible to attack the sun, to deprive the universe of it, or to use it to set the world ablaze – those would be crimes indeed, and not the little excesses in which we indulge, which do no more than metamorphose, in the course of a year, a dozen creatures into clods of earth.”
Çünkü The Blue şarkısında yazdığı gibi, güneşi öldürme teması da albümün başından işlenmiş bir konu. Hür düşünürlüğün (libertine thought/ licentiousness) albümde bariz bir etkisi var.
Herhangi bir Sludge albümü olmaktan öte birçok metal türünü ve düşüncesini kapsayan bir albüm When The Kite String Pops. İşin güzel kısmı da bunu fazla kendinden sapmayarak, aynı karakteri kendini sürükleyen bir çift akustik parça harici albüm boyunca koruyarak başarıyor. Bazı noktalarda sinir bozucu derecede çocuksu. Bazı noktalarda da eğer kendinizi ve dinlediğiniz müziği konu ne olursa olsun ciddiye alabilen bir insansanız umursanacak fikirlerin bulunabildiği bir albüm. 90’ların en önemli Sludge albümü olabilir. Benzer etkiyi taşımasa da, aynı karakteristik özellikler ikinci albümlerine de kendini farklı farklı şekillerde taşıyor.
Paegan Terrorism Tactics
Daha eksperimental ve psikedelik olan bu albüm, birinci albüme göre ne yazık ki daha az ilgi görmüş ama bana göre daha üstündür. Yine yavaş ve hızlı kontrastı, tempo değişimleri, akustik parçalar ve sözlü performans dikkat çekiyor. Riffler daha ön planda ve kendini hissettiriyor. Şarkıdan şarkıya Acid Bath’in repertuarının daha kapsayıcı bir şekilde işlendiğini de görebilirsiniz, iyisiyle kötüsüyle her şey burada var.
Paegan Love Song ile başlayan albüm, anında ilk albümdeki Tranquilized gibi bir fikirle açıyor albümü. Gururlu ve dominant gitar rifflerinin olduğu bu parçada vokalist Dax’in konuşma dili ve black metal vokalleri arasında değişirken yaşanan tempo değişimleri de şarkıyı dinlerken odaklanma isteği yaratıyor. Ardından gelen ve daha ağır başlı bir parça olan Bleed Me An Ocean, pür psikedeliden öte daha okült ve ezoterik. Grubun her niteliği ve iyi yaptığı şeyi kapsayan bu şarkıyı “Acid Bath ne” diyecek olan herhangi birine dinletebilirim. Şarkıda sözü geçen çiçeklerin datura bitkisi ile alakalı olabileceğinden de bahsetmek lazım, çünkü bazı röportajlarda bunun sözü geçiyor.
Graveflower da bir şarkı olarak bekleyeceğiniz Sludge yarasını kaşımasa da, bu albümde yer alıyor olmasıyla başlı başına dikkat çekici. Kendini sürükleyen bir melodi, şarkı sanki başlı başına bir kompozisyondan öte bir tiyatro performansına eşlik eden bir aranjman hissiyatını uyandırıyor. Benzer şekilde Dax Riggs gotik bir Jim Morrison gibi fantastik söz yazarlığıyla kendini enstrümanlardan ön plana atıyor biraz. Geçen şarkılarda ve hatta önceki albümde oturtulmuş ezoterik süslemelerin burada da kendine yer ettiği ve albümün kendine devamlı referans ederek kendine hesap veren dışa kapalı bir hikaye anlattığını hissettiriyor.
Bu konuya gelecek olursak, Old Skin ve Bonus Poem da bu hissiyatı özellikle güçlendiren boşluklar. Bonus Poem’e sonra geleceğim, çünkü benim bu albümü ve dolayısıyla grubu aklıma kazıyan bir anısı var. Bu sadece kendine hesap veren hikaye Old Skin’de de devam ediyor. Bleed Me Ocean’da geçen fikirlerin kullanıldığı bu şiirde bir doğaya çağrılma hissi var. Medley gibi hemen ardından gelen New Death Sensation şarkısında Old Skin kendini fikren ve ruhen reenkarne ediyor.
Venus Blue bu doğaya dönüş temasını farklı bir yere getiriyor.
I eat the razor, a mouthful of God's flesh
God’s flesh burada şarkının mantar hakkında olduğuna dair bariz bir işaret, çünkü Meksika’da bulunan bir mantarın adı. Dünyaya dair bir şarkı. Dax’in Black Metal vokallerinin de albümde potansiyeline ulaştığı yer bence, her dinlediğimde içimin yağları eriyor. Gitarın arı uçuşunu andıran taşıdığı melodi de bir hayli akılda kalıcı.
Bonus Poem’i ilk duyduğumda sabahın dördü falandı. Dead Girl şarkısının sonunda giren sessizlikle albümün bittiğini sanıp Bonus Poem girdiği anda yerimden zıplayıp yere düştüğümü hatırlarım. Aslında kendi adına konuşan bir şiir, ekleyebileceğim bir şey yok o yüzden. Şiirin asıl adı “The Beautiful Downgrade”.
Birinci albüme göre daha karakterli ve bu yüzden de bazı noktalarda müziğinden olmuş bir albüm. Daha çok Stoner dinleyicisine hitap eden bir albüm ve ilk albüme oranla kendini bir rock playlistinde bulmaya yatkın.




Yorumlar