Albüm İncelemesi: Dimmu Borgir - Grand Serpent Rising
- Irem Atay
- 10 dakika önce
- 5 dakikada okunur

Sekiz yıl.
Dimmu Borgir kendini çok özletti.
Bir noktadan sonra insanlar Dimmu Borgir’den yeni albüm beklemeyi bırakmışlardı (fan girl sitemi). Özellikle Eonian sonrası dönemde Dimmu Borgir sanki kendi mirasının içinde donup kalmış gibiydi. Ta ki Grand Serpent Rising’e kadar… Bu albüm kalınan yerden devam edilen bir geri dönüşten daha fazlası.
Elbette Eonian kötü bir albüm değildi, özellikle Interdimensional Summit, Council of Wolves and Snakes gibi parçalar akıllarda kaldı. Ancak Dimmu Borgir’in yıllarca kurduğu o şeytani ihtişamın yanında fazla kontrollü diyebileceğimiz bir albümdü. Ancak Grand Serpent Rising o steril kabuğu çatlatıp içinden yeniden diş göstererek “biz hala buradayız” diyor.
Albümün açılışındaki “Tridentium”, klasik Dimmu Borgir teatralitesini sinematik intro gibi kuruyor. Latincede Tri = “Üç”, Dent /Dentis = “Diş”. Üç dişli anlamına gelen ve albümün ismiyle birleşince üç uçlu, serpent / fang estetiği veren bir başlık seçmişler. Dimmu’nun Latince’yi albüm isimlerinde nasıl kullandığına aşina olduğumuz için tabi ki buna da bayıldık. Ancak şarkı sözleri adeta bir manifesto, bir Jung-benzeri düşünce yolculuğu ile başlıyor:
“Let him not be taught darkness, Let him discover it.”
Karanlığın öğretilen bir şey olmadığı, insanın bunu kendi içinde keşfedebildiğinden bahsederken;
“From luminous fire, the glory and danger alike, The grand serpent rising.”
… sözleriyle bitirip albüm ismine selam çakıyorlar. Luminous Fire kavramı çok Luciferian bir imge. Lucifer kelime anlamı olarak “ışık taşıyan” demek zaten. Yani burada karanlık, bir kötülük elementi olarak verilmekten ziyade farkındalık, dönüşüm, tehlikeli bir özgürleşme kavramlarına yedirilerek veriliyor. Tam da bu sebeple açılış parçası olarak Tridentium şahane bir geri dönüş olmuş.
Beni asıl heyecanlandıran hemen arkasından gelen “Ascent” oldu. Riffleri duyar duymaz şunu anladım; Silenoz geri dönmüş.Ritüelistik giriş parçasından sonra Ascent’in hızlı riffleri ve sert blast beat’leri albümü heyecan verici bir noktaya taşıyor. Orkestrasız, tamamen Dimmu’nun içgüdüleriyle yazılmış nefis ve tehlikeli bir doyum. Şarkı sözlerinde sürekli tekrar eden “Viper Spine” ifadesi, yılanın dışsal bir figür değil; bedenin içinden, omurgadan yukarı doğru yükselen bir güç olduğunu anlatıyor.
Albümün devam parçası “As Seen in the Unseen”. Girişteki melodik yapı şarkıda törensel bir perde açıyor, devamında hızlanan bölümlerde gitarlar ve senfonik katmanlar birbirini ezmeden aynı karanlık akışa bağlanıyor. “The Qryptfarer” yani gizli alemlerin yolcusu, Dimmu Borgir’in gotik teatralitesini yansıtıyor. Piyano ve koro kısımları ‘şatoda ayin var’ havası veriyor; riffler ise o şatonun kapısına dayanan şeyin habercisi. “Ulvgjeld & Blodsødel” albümün ilk single’ı olarak çıkmıştı hatırlarsanız. Şarkının açılışı uğursuz bir atmosferle başlarken sonrasında gelen sert riffler Dimmu Borgir’in geri dönüşünün imzası olmuş. “Repository of Divine Transmutation” ile daha teknik, parçalı bir yapıyla karşı karşıya kalıyoruz. Hafiften death metal alt tonları var. Şarkı sözleri de bir o kadar kapsayıcı.
“Real magick is not performed with a wand”
Gerçek büyü asa sallamak değil; yani albümde sıkça bahsedilen “dönüşüm” dışarıdan gelen ritüel aksesuarlarıyla değil; acı, hafıza, çözülme, içsel ateş ve bedel üzerinden gerçekleşiyor. Bu “divine transmutation” hali de ucuz bir büyücülük değil; daha çok kendini dönüştürme sürecinin acı veren kimyası olarak karşımıza çıkıyor.
Albümün bir diğer Norveççe şarkısı olan “Slik Minnes en Alkymist” Türkçe’ye çevirdiğimizde “Bir simyacı böyle hatırlar / anılır” gibi bir anlam geliyor. Şarkı epik melodik bir açılışla karşımıza çıkıyor, dinlerken acaba Ensiferum’a falan mı geçti diye Spotify’ı kontrol ettim. Tabii ki Dimmu Borgir o epik hissiyatı bira kupası kaldıran bir folk metal neşesine değil, simyacının kendi benliğini gömdüğü soğuk bir ayine çeviriyor. Dimmu’nun melodiye olan yatkınlığı bu şarkıda da çok belirgin ve adeta gotik bir marş düzenine sokmuş parçayı. Nordik bir ağıt desek yeri. Albümün en akılda kalan şarkısı kesinlikle bu oldu benim için.
“Phantom of the Nemesis”, Shagrath’ın mezar kapağı açılırcasına soğuk scream’i ile başlıyor. Yer yer yükselse de tuhaf ve iç karartıcı stabil bir tempo ile ilerliyor. Sanki yumruklarını sıkmışsın, karanlıktan gelecek olan şeyi görmeye çalışıyorsun sabırsızca, o şekil bir bekleyiş. Şarkıdaki orkestral katmanlarda bu bekleyişi daha da tekinsiz bir havaya sokuyor. Riffler saldırıyor ama şarkı koşmuyor. Dimmu Borgir yumruğu havada tutmuş ama indirmemiş bu şarkıda. Hemen ardından gelen “The Exonerated” hızlı girişiyle o yumruğu indiriyor bize, melodik devamlılıkla da indirdiği yeri okşuyor. Şarkı bir gerilim – rahatlama hattı oluşturmuş albümde bizlere. Erken 2000'ler Dimmu Borgir’ini hatırlatıyor, Death Cult Armageddon dönemini anımsatan öfkeli bir şarkı.
“He who reaches the beginning, Shall know no end”
Bu böyle havalı olsun diye söylenmiş melodik bir outro değil. Şarkı sözleriyle düşünülünce kişinin kendi varoluş döngüsünü kavraması anlamı çıkıyor.
“The Recognizant” ile temponun düştüğü bir noktaya geliyoruz. Karanlık bir ayin, bu sefer daha yorgun ama soğuk ve gotik bir atmosfer var. Şarkıyı dinlerken soğuk, karlı, uzun ağaçların olduğu karanlık bir ormanın ortasına yakılmış ateşi görebiliyorsunuz. Şarkının sonundaki tuhaf kilise çanı da bu uğursuz ayinin bittiğini bize bildiriyor. “At the Precipice of Convergence” albümün en kilit şarkısı bence. Tüm albüm boyunca anlattıkları karanlık, simya, ego çözülmesi, yeniden doğuş, yılanın yükselişi, içsel ateş — burada bir eşikte birbirine yaklaşıyor. Özellikle Kundalini/yükselen kutsal güç fikrine doğrudan bağlanıyor. Grubun eski dönem senfonik kanat çırpışı ile modern dönemlerine selam çakan hesaplı, temkinli mimarisi bu şarkının yapısında ortaya çıkmış. “Shadows of a Thousand Perceptions” kapanıştan önce bizi sona hazırlayan bir şarkı olmuş. Haunting- orkestral yönü oldukça kuvvetli bir parça, o yüzden albümde yer alan diğer şarkılardan bir tık daha ürpertici bir sound’u var. 2004 yapımı Van Helsing film setine mi girdik, bu ne gotiklik dedim bir an. Ama Dimmu bunu tam kitsch’e bırakmıyor; hemen ardından gelen hızlı riffler o gotik yapıyı sertleştiriyor.
Ve geldik kapanış parçasına. “Gjoll”. Norse mitolojisinde Hel’e giden yol üzerindeki nehirlerden biri olarak geçer. Albüm boyunca “death is a compass”, “between death and rebirth”, “after darkness comes the dawn” gibi eşik cümleleri dönüp duruyordu. İşte Gjoll o eşiğin sesi. Dimmu Borgir finalde bizi gece vakti ormana bırakıp arkasına bakmadan uzaklaşmış bu şarkı ile. Bir yandan şarkı boyunca baykuş ötüyor, rüzgâr esiyor, melodi tavana vuruyor; biz de “umarım bi 8 yıl daha beklemeyiz” diye düşünmeye başlıyoruz.
Grand Serpent Rising, Dimmu Borgir’den beklenen “sekiz yıl sonra gelen büyük dönüş” baskısını sırtına alıp bunun altında ezilmeyen, ama zaman zaman kendi görkeminin ağırlığını da dinleyiciye hissettiren bir albüm olmuş. Grup cephesinde Silenoz’un özellikle vurguladığı şey, bu albümün aceleye getirilmediği; şarkıların yıllara yayılan bir süreçte olgunlaştırıldığı, eski dönemlerin kirli, agresif tarzını, modern Dimmu’nun sinematik diliyle birleştirme niyeti taşıdığı yönünde idi. Hatta albümün “organik” ve “birlikte çalan bir grup” hissi vermesi için ayrıntılar üzerinde özellikle durduklarını söylüyor. Eleştiriler de genel olarak bu hatta birleşiyor: kimi yazarlar albümü grubun son yirmi yıldaki en güçlü işi ve klasik dönemle yeniden bağ kuran bir geri dönüş olarak görürken, kimileri de 70 dakikaya yaklaşan sürenin albümü özellikle sonlara doğru ağırlaştırdığını, bazı fikirlerin daha kısa tutulsa daha ölümcül olabileceğini söylüyor.
Bana göre Grand Serpent Rising, “Dimmu Borgir geri döndü mü?” sorusuna kuru kuruya “evet” dedirten bir albüm değil; daha çok “bunlar gitmemiş ki, sadece karanlıkta çok uzun süre kendi ritüellerini pişirmişler” hissi veren bir çalışma olmuş. Bu albüm kusursuz olduğu için değil, Dimmu Borgir’in hâlâ insana böyle saplantılı biçimde dinleme isteği verebildiği için güçlü bir albüm. Yer yer yoruyor, yer yer fazla teatralleşiyor, bazen kendi görkeminin içinde oyalanıyor; ama bütün bunların arasından öyle melodiler, öyle riffler ve öyle karanlık geçişler çıkarıyor ki, insan ister istemez “ben bu grubu niye bu kadar seviyorum?” sorusunun cevabını yeniden hatırlıyor. Grand Serpent Rising gençlik öfkesiyle yazılmış bir black metal albümü değil; kendi mitolojisini bilen, eleştirileri duyan, yaşını saklamayan, daha olgun, kontrollü ama hala nefis zehirli. Shagrath artık şarkı sözleriyle hüküm veriyor.
Dimmu Borgir’in bu geri dönüşünden şahsen çok memnunum. Onları Türkiye’de görebilecek miyiz? Bakalım.
Albüm Puanlaması: 9/10



Yorumlar