Bring Me To Life'tan Sanctuary'ye: Evanescence ile Geçen Yirmi Üç Yıl
- Özlem Altınışık
- 2 saat önce
- 4 dakikada okunur

Bazı şarkılar yalnızca dinlenmez; hayatımızın belli dönemlerine yerleşir ve yıllar sonra bile ilk duyduğumuz andaki duyguyu korurlar.
2003 yılında radyoda ilk kez Bring Me To Life'ı duyduğum günü hâlâ hatırlıyorum. O dönem internet bugünkü kadar hayatımızın içinde değildi. Yeni müzikler çoğu zaman radyo sayesinde keşfediliyordu. Bir anda duyduğum piyano melodisi, ardından Amy Lee'nin karanlık ve etkileyici sesi, sonra da şarkının patlayan enerjisi...Metal gitarlarla klasik müzik etkilerinin, piyano ile gotik atmosferin ve güçlü kadın vokalin birleşimi yepyeni bir dünyanın kapısını açmıştı.
Fallen, yalnızca bir rock albümü değil, bir dönemin simgelerinden biri haline geldi. Amy Lee'nin klasik müzikten beslenen yaklaşımı ile Ben Moody'nin daha doğrudan rock anlayışı birleşerek gotik, dramatik ve aynı zamanda son derece ulaşılabilir bir sound yarattı. Going Under, My Immortal, Everybody's Fool ve elbette Bring Me To Life, iki müzisyenin yaratıcı ortaklığının en başarılı örnekleriydi.
Ancak başarı her zaman huzur getirmiyor. 2003 turnesi sırasında Ben Moody'nin gruptan ayrılması, Evanescence tarihindeki en önemli kırılma noktalarından biri oldu. O dönemde birçok kişi grubun dağılacağını düşünüyordu. Oysa zaman içinde görüldü ki Evanescence'ın sanatsal yönünü belirleyen temel güç Amy Lee'nin vizyonuydu.
Müzik endüstrisinin hızlı tüketim anlayışının aksine, Amy Lee hiçbir zaman sırf albüm çıkarmak için albüm yapmadı. Şarkılar üzerinde yıllarca çalışabilmesi, fikirlerin olgunlaşmasını beklemesi ve müzikal kararlarını popüler eğilimlere göre değil kendi estetik anlayışına göre vermesi onu çağdaşlarından ayırıyor.
Amy Lee'yi özel yapan şey yalnızca sesi değil. O aynı zamanda besteci, söz yazarı, piyanist ve son derece titiz bir sanatçı olması. Bu titizlik, Evanescence albümleri arasındaki uzun aralarda da kendini gösteriyor. Amy Lee için önemli olan üretmek değil, söylemeye değer bir şey olduğunda üretmek.
Bu yaklaşımın en güzel örneklerinden biri 2006 tarihli The Open Door albümüydü. Ben Moody sonrası ilk büyük sınav olan bu albüm, Fallen'dan daha karanlık, daha deneysel ve çok daha kişiseldi.
Evanescence'ın Gizli Gücü: Back Vokaller
Evanescence denince çoğu kişinin aklına ilk olarak Amy Lee'nin güçlü ana vokali geliyor. Ancak grubun yıllardır yarattığı o büyülü atmosferin önemli bir kısmı back vokallerden oluşuyor.
Amy Lee yalnızca ana melodiyi söylemekle kalmıyor; kendi sesiyle oluşturduğu çok katmanlı armoniler sayesinde adeta küçük bir koro yaratıyor. Bazı bölümlerde alttan gelen fısıltılar, bazı bölümlerde ise ana melodiyi destekleyen geniş harmoniler duyuluyor. Bu yaklaşım, Evanescence'ın diğer rock gruplarından ayrılan en önemli özelliklerinden biri.

Sanctuary: Olgunluk Dönemi
Yıllar sonra gelen Sanctuary, bana göre Evanescence'ın olgunluk dönemini temsil ediyor.
Amy Lee'nin sesi artık daha koyu, daha kontrollü ve daha karakterli duyuluyor. Gençlik yıllarındaki ham enerji yerini deneyimin getirdiği güvene bırakmış durumda. Özellikle mezzo-soprano karakteri albüm boyunca belirgin şekilde hissediliyor.
Göğüs sesi kullanımı son derece güçlü. Alt notalarda güç kaybetmiyor, orta bölgelerde sıcak ve dolgun bir ton yakalıyor. Beni en çok etkileyen noktalardan biri de bu teknik olgunluk oldu. Amy Lee artık yalnızca güçlü bir rock vokalisti değil; sesini bilinçli kullanan, her notanın duygusal karşılığını düşünen bir yorumcu.
Şarkı Şarkı Sanctuary
Albümün açılışındaki Beautiful Lie, insanın kendine söylediği rahatlatıcı yalanları konu alıyor. Sert gitarlar ve güçlü vokaller, gerçekle yüzleşmenin zorluğunu hissettiriyor.
Tell Me When You've Had Enough, tükenmiş ilişkiler ve duygusal sınırlar üzerine kurulu. Sürekli veren ama karşılığında yıpranan insanların sesi gibi duyuluyor.
Who Will You Follow, günümüz dünyasında kalabalıkları sorgusuz takip etme eğilimini eleştiriyor. Albümün en doğrudan mesaj veren parçalarından biri.
Rapture, duyguların kontrolü ele geçirdiği anları anlatıyor. Amy Lee'nin teatral vokal yaklaşımı burada oldukça etkileyici.
Afterlife, yeniden doğuş temasını işliyor. Geçmişin yüklerinden kurtulup yeni bir başlangıç yapabilme cesaretini anlatıyor.
Albümün merkezindeki Sanctuary, adından da anlaşılacağı gibi bir sığınak arayışını temsil ediyor. Bu sığınak bazen müzik, bazen dostluk, bazen de insanın kendi iç sesi olabiliyor.
How Do I Heal, iyileşme sürecinin en kırılgan taraflarını anlatıyor. Albümün en samimi performanslarından birine sahip.
About Us, farklılıklarımıza rağmen birbirimizi anlamaya çalışmanın önemini vurguluyor.
Calm Down, modern dünyanın bitmeyen kaygılarına karşı bir nefes alma çağrısı niteliğinde.
Self-Destruct, insanın kendi kendini sabote etme eğilimini sert ve yoğun bir müzikal dille ele alıyor.
Forever Without You, kayıp ve özlem üzerine kurulmuş duygusal bir ağıt gibi. Amy Lee'nin vokali burada albümün en etkileyici anlarından bazılarını sunuyor.
Albümü kapatan Wide Open Heart ise tüm karanlığın ardından gelen ışığı temsil ediyor. Yeniden güvenebilmek, yeniden umut edebilmek ve kalbi tekrar hayata açabilmek üzerine güçlü bir final sunuyor.
Albüm boyunca birçok güçlü şarkı bulunsa da benim için öne çıkan parça Self-Destruct oldu. Belki de Sanctuary'nin anlatmak istediği pek çok duyguyu tek bir şarkıda topladığı için... İçsel çatışma, öfke, kırılganlık, mücadele ve yeniden ayağa kalkma isteği. Amy Lee'nin vokali şarkı boyunca adeta bir iç monoloğa dönüşüyor. Endüstriyel dokuların albüm genelinde zaman zaman fazla kullanıldığını düşünsem de, Self-Destruct'ta bu tercih şarkının ruhuna kusursuz şekilde hizmet ediyor. İlk dinleyişten itibaren beni yakalayan ve albüm sona erdiğinde tekrar açma isteği uyandıran parça da bu oldu.
Endüstri ve Sanat Arasında
Sanctuary hakkında kişisel olarak eleştirebileceğim tek nokta, albümdeki endüstriyel öğelerin zaman zaman fazla hissedilmesi.
Bu durum bana 1900'lü yılların başında Fransa'da ortaya çıkan L'Art Nouveau akımını hatırlatıyor. Bu akımda sanat ve endüstri bir araya getiriliyor, modern üretim teknikleri estetik anlayışla buluşuyordu.
Sanctuary de benzer bir yaklaşım sergiliyor. Evanescence'ın geleneksel piyano, yaylı ve gotik atmosferi; elektronik sesler, dijital efektler ve endüstriyel prodüksiyon anlayışıyla birleşiyor.
Özellikle bazı şarkıların oyun projelerinde kullanılabilecek kadar sinematik bir yapıya sahip olması bu hissi güçlendiriyor. Afterlife bunun en belirgin örneği. Bazen kendimi bir albüm dinlemekten çok büyük bir fantastik evrenin müziklerini dinliyormuş gibi hissediyorum.
Bu durum zaman zaman Fallen veya The Open Door dönemindeki daha organik yapıyı özlememe neden olsa da albümün genel başarısını gölgelemiyor çünkü Amy Lee'nin duygusal anlatımı ve sanatsal titizliği, tüm bu modern katmanların altında hâlâ çok güçlü şekilde hissediliyor.
Amy Lee'nin sanata yaklaşımı, müzikal titizliği, güçlü söz yazarlığı ve yıllardır taviz vermeden koruduğu yaratıcı kimliği, Evanescence'ı sıradan bir rock grubunun çok ötesine taşıyor.
Sanctuary, Evanescence'ın geçmişinden kopmadan geleceğe bakabildiğini gösteren güçlü bir albüm ve Amy Lee, yirmi yılı aşkın süredir olduğu gibi, bu hikâyenin kalbinde durmaya devam ediyor.



Yorumlar