Dionisos’un Gölgesinde: Jim Morrison Huzuru Nerede Arıyordu?
- Ceren Ordu
- 7 saat önce
- 6 dakikada okunur
Sene 1971. Paris’in o gri sabahlarından biri. Sokaklarda tanınmamak için sakallarına sığınmış, ağır adımlarla yürüyen bir adam. Sahnede binlerce ruhu tek bir bakışıyla avucuna alan o efsane çoktan susmuş, yerini elinde yeşil defteriyle Nietzsche’nin hayaletleriyle boğuşan, yorgun bir şair almış. Peki James Douglas Morrison, Paris'te ölüme doğru yürürken sırtındaki "Lizard King" yükünü atıp aradığı huzuru bulabilmiş miydi?
Not: Yazıyı "A Feast of Friends" eşliğinde okuyunuz.
İnsan Bedeni Bir Tanrı’yı Taşıyabilir mi?
Morrison için her şey, henüz bir "rock ilahı" değil de UCLA'de sinema ve edebiyat tutkunu bir gençken rehber edindiği isimle tanışmasıyla başlamıştı: Friedrich Nietzsche. Üniversite yıllarında Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu'nu (1872) adeta satır satır özümseyen Jim, kendi zihnini iki zıt gücün ebedi savaş alanı ilan etmişti. Başlangıçta karşısında Apollon vardı. Aklın, ölçünün ve o kusursuz ama bir o kadar da "steril" düzenin temsilcisi. Ancak Jim, bu düzenin ruhunu hapseden sınırları olduğunu henüz yolun başındayken sezmişti. Tam bu noktada, Apollon’un çizdiği katı ve güvenli sınırları yerle bir eden Dionisos’un coşkusuna sığınmıştı. Kaosun, şarabın, müziğin ve kontrolsüz sarhoşluğun efendisi, Jim’in gerçek kimliğini bulduğu yerdi. Jim için bu felsefi ayrım teorik bir bilgiden öte bizzat yaşanması gereken bir kaderdi de. Nietzsche’nin o meşhur sözünü adeta temsil ediyordu: "Eğer bir uçuruma uzun süre bakarsan uçurum da sana bakar." Şarkılarına sinen karanlık havada ve "The End"deki sanrısal haykırışlarda, aslında aklın (Apollon) iflası ve ruhun (Dionisos) dizginlenemez çığlığı uçurumun içinden yükselerek yankılanıyordu. Toplumun çizdiği güvenli sınırların içinde kalmayı reddediyor, karanlık kuyunun dibini görmek için bilerek ve isteyerek aşağıya bakıyordu Jim.

Jim, Nietzsche’nin "İyinin ve Kötünün Ötesinde" duran o "Üstinsan" (Übermensch) idealini de benimsemişti. Ortalama insanın sığındığı ahlak yasaları veya toplumsal sınırlar onun için yok hükmündeydi. Sınırları zorlayarak hatta yıkarak kendi değerlerini yaratmaya çalışıyordu. Sahnede sadece bir şarkıcı değil, seyircisinin içindeki bastırılmış korkuyu ve arzuyu söküp atmaya çalışan modern bir şamandı. Çocukluğunda gördüğü yaralı Kızılderililerin ruhunu taşıdığına inanıyor, sahnede yaptığı o "tuhaf" danslarla antik bir trajedi kahramanı gibi acıyı ve coşkuyu aynı anda kucaklıyordu. Sahnede polislere kafa tutması, müstehcenlik sınırlarını zorlaması tabii ki de serserilikten öte Nietzscheci bir meydan okumaydı. Alkol ve LSD de bu felsefeyi canlı tutmak ve Nietzsche’nin bahsettiği o "trajik neşeyi" yakalamak için birer araçtı. Fakat Jim’in atladığı, belki de yüzleşmekten korktuğu acı bir gerçek vardı. İnsan bedeni, bir Tanrı’nın ya da bir Üstinsan’ın ağırlığını sonsuza kadar taşıyamazdı. Zihni o felsefi uçurumlarda kanat çırpmak istedi ama bedeni bu uçuşa ancak 27 yaşına kadar dayanabildi.
Ailesini Neden Öldürmek Zorunda Kaldı?
Jim’in otoriteyle, polisle ve devletle olan o bitmek bilmez kavgası sahnede başlamamıştı zaten. Kökleri bizzat eve dayanıyordu. Babası George Stephen Morrison, Vietnam Savaşı’nda Tonkin Körfezi olayındaki (ABD’nin Kuzey Vietnam’a karşı savaşın fitilini ateşleyen olay) gemilerin komutanı, gayet sert bir amiraldı. Stephen Davis'in Jim Morrison: Life, Death, Legend (2001) belirttiği üzere evdeki disiplin anlayışı ise dayaktan beterdi. Amiral babanın gemideki askerlerini hizaya getirmek için kullandığı ve "Dressing Down" olarak bilinen bu yöntemde Jim, ağlayarak "ben bir hiçim" diyene kadar manevi işkenceden geçiriliyordu. Ne var ki bu ezilme hali evle sınırlı kalmamıştı. Yıllar sonra bir zarfın içinde Jim’i tekrar bulmuştu. Amiral’in, oğlunu "yetenek yoksunu" ilan ettiği o mektup aralarındaki bağı bir daha düzelmemek üzere koparmıştı. Jim’in bu yok sayışa cevabı olan "ailem öldü" beyanı da babasının hükmüne karşı işlenmiş bir "Baba Katli’ydi" (Patricide). Çünkü bir "Üstinsan’ın" doğması için ona boyun eğdiren baba figürünün ölmesi gerekirdi. Jim o mektupla geçmişin zincirlerini kırmış, babasız ve sahipsiz kalmayı seçerek kendi kendisinin tanrısı olmuştu.

Miami’deki O Gece, Dionisos’un Düşüşü Müydü?
Jim'in kırılma noktası 1969 Miami konseriydi. O gece sahnede sınırları zorlarken seyircinin tek bir isteği vardı. Jim, "Ne istiyorsunuz, soyunmamı mı?" diye bağırdığında karşısındaki kalabalık ne diyecekti ki? Elini kemerine götürüp o meşhur blöfünü yaptığı an sahne bir anda polislerle dolmuştu bile. Olay mahkemeye taşındığında da her şey aleyhine işlemişti. Grup üyeleri yeminli ifadelerinde Jim’in sadece kemeriyle oynadığını asla soyunmadığını söylese de sistem, kontrol edemediği bu modern zaman Dionisos’unu kafese koymaya kararlıydı. Kanıt olmaksızın verilen 6 aylık hapis cezası ve dönemin ünlü müzik eleştirmeni Lester Bangs’in “Soytarı Dionisos” (Bozo Dionysus) yaftasıyla Jim'i köşeye sıkıştırması, aslında Jim’in "Lizard King" maskesiyle girdiği o son hesaplaşmasıydı da. Şamanik inançta maske ölümlüyü yoğun, zararlı, yıkıcı ruhsal enerjilerden koruyan bir kalkan gibidir. Şaman ancak bu maske sayesinde beşeri sınırları aşabilir ve tanrıların sesiyle konuşabilir. Bangs’in "soytarı" nitelemesi, tam da bu noktada Jim’in personasını yerle bir etmişti. Ve Jim artık kendini, şamanik bir ritüelde yaşanan en karanlık ve en acı süreçte bulmuştu: (dismemberment). Bütün kimliği ve sınırları parçalanmıştı. Yaratmış olduğu mitostan, yani Jim Morrison’dan kaçmak zorundaydı.

Ancak bu kuşatılma hali bir şekilde Jim'in içindeki şairi özgürleştiren bir kırılmaya dönüşmüştü. Kitleler onu hala sahnelerin "rebel" ikonu olarak görse de Jim, sahnede gördükleri adamın ötesinde kağıda döktüğü kelimelerle ciddiye alınan bir yazar olarak tanınmak istiyordu. Peki, dünyanın "Lizard King" diye kafayı yediği bir dönemde sadece şair olarak haykırmak bir insanı kurtarmaya yeter miydi? Yoksa Jim, gerçek şairin doğabilmesi için kendi yarattığı efsanevi rock ikonunun tamamen ölmesi gerektiğini mi fark etmişti? Bu sorunun cevabını ararken kazandığı ilk zafer 1970 yılında gelmişti. Simon & Schuster, Morrison’ın The Lords and the New Creatures (sinema üzerine kısa notları ile şamanik şiirlerinin olduğu eser) adlı kitabını bastığında Jim nihayet hayalini kurduğu edebi özgürlüğe kavuşmuştu. Ama bu zafer bile Amerika’nın gürültüsünü susturmaya yetmemişti. Morrison her köşe başında hala kendi efsanesinin gölgesinde yaşıyordu. Doğduğu topraklarda asla “James” olamayacağını, gerçek kimliğine ulaşmak için her şeyi bırakması gerektiğini fark etmişti.

Aslında bu bırakışın ve yeni bir kimlik arayışının görsel provası 1969'da Mojave çölünde çekilen HWY: An American Pastoral ile çoktan yapılmıştı. Yol kenarında otostop çeken bu sakallı yabancı, kitleleri peşinden sürükleyen o ikonik Morrison'dan çok farklıydı artık. Belki de bu yüzden L.A. Woman'da (1971) ismini "Mr. Mojo Risin"e dönüştürerek "Lizard King" etiketini sırtından atmayı denemişti. Hatta Jim, "Not to Touch the Earth"ün sonunda "I am the Lizard King, I can do anything" derken kurgusal hükümdarlığını çoktan tiye almış ve bunu bir parodiye dönüştürmüştü.
Huzur mu Yok Oluş mu?
Jim'in Mart 1971’de Paris’e gidişi bu yüzden varoluşsal bir göçtü. Arkadaşlarına The Doors’u bırakacağını söylerken aslında bir devri kapatıyordu. Paris, Baudelaire ve Rimbaud’nun mirasıyla, Jim’e aradığı anonimliği sunmuştu. Artık üzerine yapışan "Rock Star" etiketinden kurtulmuş, deri pantolonunu ve "Lizard King" personasını geride bırakmıştı. Paris günleri sanıldığı gibi partilerle de geçmiyordu. Kentin sokaklarında sakalı ve aldığı kilolarıyla tanınmadan dolaşan bir flâneur olmuştu Jim. Kaosun bizzat kendisi olmak yerine kaosu dışarıdan izleyen ve yeşil defterine (The Paris Journal) kaydeden bir yabancıydı artık. Şiirleri o eski mistik havasından uzaklaşmış, Nietzscheci bir gerçekçilikle çok daha karanlık bir tona bürünmüştü. "Zaten çok şey unutuldu / Çok şey unutuldu / Unutulacak çok şey var" (So much forgotten already / So much forgotten / So much to forget) diye not düşerken aslında kendi mitosunun fişini çoktan çekmişti. Ancak böylesi bir inziva, hayatının aşkı ve aynı zamanda da en büyük yıkımı olan Pamela Courson’ın eroin bağımlılığıyla başka bir boyuta evrilmişti. Pamela, Jim’in tepkisinden çekindiği için bağımlılığını gizlemeye çalışsa da Jim, 'China White'ın (sentetik eroin) Courson ile birlikte evlerine kadar sızdığının farkındaydı. Defterine kazıdığı "Umarım Çinli keşler seni yakalar / ve yakalayacaklar da / çünkü haşhaş dünyayı yönetiyor" (I hope the Chinese junkies get you / & They will / For the poppy / Rules the world) dizeleriyle bu zehirli döngüyü kabul de etmişti. Jim'in eroinden nefret ettiği ve eroinin yaratıcılığı öldüren, ruhu uyuşturan aptalca bir zehir olduğunu sık sık dile getirdiği söyleniyordu. Fakat Pamela’ya olan bağlılığı Jim'i trajedinin tam merkezine çekmişti bile. Ve nihayetinde Jim, aradığı huzuru Pamela’nın bağımlılığıyla iyice daralan o evde ve her şeyin son bulacağı o sessizlikte aramaya başlamıştı.


James Douglas'ın Vedası
3 Temmuz 1971 gecesi, Dionisos’un kadehi, taşıdığı zehri artık kaldıramamış ve kırılmıştı. Jim Morrison, Paris’teki dairesinde bir küvetin içinde aramızdan sessizce çekip gitmişti. Ölümü kayıtlara kalp durması olarak geçmişti ama otopsi yapılmadığı için o gece o dairede tam olarak yaşandığı hiçbir zaman öğrenilemedi. Belki de Pamela'yla birlikte kullandığı eroin kalbinin durmasına yol açmıştı. Hatta kulaktan kulağa yayılan bir iddiaya göre Jim, o gece evde değil, "Rock 'n' Roll Circus" adlı gece kulübünün karanlık bir köşesinde aşırı dozdan son nefesini vermiş ve cesedi gizlice dairesine geri taşınmıştı. Kim bilir. Ölümüyle birlikte, hayranlık duyduğu Baudelaire ve Oscar Wilde’ın yanına, Père Lachaise’de defnedilerek "poète maudit" (hayatını topluma karşı ya da toplumun sınırlarında yaşayan ve bu aykırılığın bedelini genellikle erken veya trajik bir ölümle ödeyen şair geleneği) yazgısını da tamamlamıştı. Cenazesine ise sadece beş kişi katılmıştı.
Ancak hikayenin asıl finali, yıllar sonra o mezar taşına babası tarafından kazınan Yunanca yazıtla gelmişti: KATA TON DAIMONA EAYTOY. Bu söz, "Kendi içindeki şeytana sadık kaldı" olarak çevrilse de, aslında "Kendi Kaderine/Ruhuna (Daimon) Göre Yaşadı" anlamına geliyordu (Antik Yunancada daimōn “ruhsal güç, kader” anlamına geliyor; bu güç iyi veya kötü olabilir; demon/şeytan ile karıştırmamak gerek). Yıllarca oğlunu "yeteneksiz" diyerek aşağılayan o otoriter Amiral, bu yazıtla belki de ilk kez oğlunun kendi gerçeğini yaşadığını ve bir antik kahraman gibi kendi yoluna sadık kalmanın kaçınılmaz sonucunu kabul ediyordu.

Jim Morrison huzuru ne sahnede ne de Paris'in yabancı sessizliğinde bulabilmişti. Kendi mitosunun bittiği yerde ve babasının bir mezar taşına sığdırdığı o son ile, o geç kalmış kabullenişte kendi gerçeğine kavuşabilmişti. Kendi uçurumuna bu kadar sadık kalan bir adam için huzur belki de sadece uçurumdan aşağı bırakılmaktı.
Riding forever, wild as ever, "fare thee well and if for ever"




Yorumlar