Dionisos’un Gölgesinde: Jim Morrison Huzuru Nerede Arıyordu?
- Ceren Ordu
- 15 Oca
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 17 Oca
Sene 1971. Paris’in o gri sabahlarından biri. Sokaklarda tanınmamak için sakallarına sığınmış, ağır adımlarla yürüyen bir adam. Sahnede binlerce ruhu tek bir bakışıyla avucuna alan o efsane çoktan susmuş, yerini elinde yeşil defteriyle Nietzsche’nin hayaletleriyle boğuşan, yorgun bir şair almış. Peki James Douglas Morrison, Paris'te ölüme doğru yürürken sırtındaki "Lizard King" yükünü atıp aradığı huzuru bulabilmiş miydi?
Not: Yazıyı "A Feast of Friends" eşliğinde okuyunuz.
İnsan Bedeni Bir Tanrı’yı Taşıyabilir mi?
Jim Morrison için her şey henüz bir "rock ilahı" değil de UCLA'de sinema ve edebiyat tutkunu bir gençken rehber edindiği isimle tanışmasıyla başlamıştı: Friedrich Nietzsche. Üniversite yıllarında Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu'nu (1872) adeta satır satır özümseyen Jim, kendi zihnini iki zıt gücün ebedi savaş alanı ilan etmişti. Başlangıçta karşısında Apollon vardı. Aklın, ölçünün ve o kusursuz ama bir o kadar da "ruhsuz" düzenin temsilcisi. Ancak Jim, bu düzenin ruhunu hapseden sınırları olduğunu henüz yolun başındayken sezmişti. Apollon’un çizdiği katı ve güvenli sınırları çiğneyip kaosun, şarabın, müziğin ve kontrolsüz sarhoşluğun efendisi, Dionisos'un kollarına atmıştı kendini. Jim için bu felsefi ayrım soyut bir sığınaktan öte bizzat yaşanması gereken bir kaderdi de. Nietzsche’nin o meşhur sözü sanki onun için söylenmişti: "Eğer bir uçuruma uzun süre bakarsan uçurum da sana bakar" (İyinin ve Kötünün Ötesinde (1886), Aforizma 146). Şarkılarına sinen karanlık havada ve "The End"deki sanrısal haykırışlarda Apolloncu rasyonalite, tam da bu uçurumun içinden yükselen Dionisosçu bir kaosa bırakmıştı yerini. Kaosun tam kalbinde ise seyirci gibi durmayı reddediyor, karanlık kuyunun dibini görmek için bilerek ve isteyerek aşağıya bakıyordu Jim.

Jim, Nietzsche’nin "iyinin ve kötünün ötesinde" duran o "Üstinsan" (Übermensch) idealini de benimsemişti. Ortalama insanın sığındığı ahlak yasaları veya toplumsal sınırlar onun için yok hükmündeydi. Sınırları zorlayarak hatta yıkarak kendi değerlerini yaratmaya çalışıyordu. Sahnede sadece bir şarkıcı değil, seyircisinin içindeki bastırılmış korkuyu ve arzuyu söküp atmaya çalışan modern bir şamandı. Çocukluğunda gördüğü yaralı Kızılderililerin ruhunu taşıdığına inanıyor, yaptığı o "tuhaf" danslarla antik bir trajedi kahramanı gibi acıyı ve coşkuyu aynı anda kucaklıyordu. Kendi kürsüsünde polislere kafa tutması, müstehcenlik sınırlarını zorlaması tabii ki de serserilikten öte Nietzscheci bir meydan okumaydı. Alkol ve LSD de bu felsefeyi canlı tutmak ve Nietzsche’nin bahsettiği o "trajik neşeyi" yakalamak için birer araçtı. Fakat Jim’in atladığı belki de yüzleşmekten korktuğu acı bir gerçek vardı. İnsan bedeni, bir Tanrı’nın ya da bir Üstinsan’ın ağırlığını sonsuza kadar taşıyamazdı. Zihni o felsefi uçurumlarda kanat çırpmak istedi ama bedeni bu uçuşa ancak 27 yaşına kadar dayanabildi.
Ailesini Neden Öldürmek Zorunda Kaldı?
Jim’in otoriteyle, polisle ve devletle olan o bitmek bilmez kavgası sahnede başlamamıştı zaten. Nefretin ilk adımları bizzat evde atılmıştı. Babası George Stephen Morrison, Vietnam Savaşı’nın fitilini ateşleyen Tonkin Körfezi olayında gemilere komuta eden disiplin abidesi bir amiraldi. Evdeki disiplin anlayışı ise Stephen Davis'in Jim Morrison: Life, Death, Legend (2001) kitabında resmettiği üzere dayaktan beterdi. Amiral babanın gemideki askerlerini hizaya getirmek için uyguladığı "Dressing Down" geleneğiyle Jim, kendi evinde hıçkırıklar içinde "ben bir hiçim" diyene kadar manevi işkenceden geçiriliyordu. Ne var ki bu ezilme hali evle sınırlı kalmamıştı. Yıllar sonra bir zarfın içinde Jim’i tekrar bulmuştu. Amiral’in, oğlunu "yetenek yoksunu" ilan ettiği o mektup aralarındaki bağı bir daha düzelmemek üzere koparmıştı. Jim’in bu yok sayışa cevabı ise çok basitti. "Ailem öldü" diyordu. Baştaki o büyük otorite yıkılmadan bir insan nasıl kendisi olabilirdi ki? Bilinçli bir "baba katliydi" (Patricide) bu. Çünkü bir "Üstinsan'ın" doğması için ona boyun eğdiren baba figürünün ölmesi gerekirdi. Jim bu reddedişle babasız ve sahipsiz kalmayı seçerek kendi hikayesinin tanrısı olmuştu.

Miami’deki O Gece, Dionisos’un Düşüşü Müydü?
Jim'in asıl kırılma noktası 1969 Miami konseriydi. O gece sahnede sınırları sonuna kadar zorlarken seyircinin tek bir isteği vardı. Jim, "Ne istiyorsunuz, soyunmamı mı?" diye bağırdığında karşısındaki kalabalık ne diyecekti ki? Elini kemerine götürüp o meşhur blöfünü yaptığı an sahne bir anda polislerle dolmuştu bile. Olay mahkemeye taşındığında da her şey aleyhine işlemişti. Grup üyeleri yeminli ifadelerinde Jim’in sadece kemeriyle oynadığını asla soyunmadığını söylese de sistem, kontrol edemediği bu modern zaman Dionisos’unu kafese koymaya kararlıydı. Kanıt olmaksızın verilen 6 aylık hapis cezası ve dönemin ünlü müzik eleştirmeni Lester Bangs’in “Soytarı Dionisos” (Bozo Dionysus) yaftasıyla Jim'i köşeye sıkıştırması, aslında Jim’in "Lizard King" maskesi ardında verdiği son hesaplaşmaydı. Şamanik inançta maske, ölümlüyü zararlı ve yıkıcı ruhsal enerjilerden koruyan bir kalkan gibidir. Şaman ancak bu maske sayesinde beşeri sınırları aşabilir ve tanrıların sesiyle konuşabilir. Bangs’in "soytarı" nitelemesi tam da bu noktada Jim’in personasını yerle bir ederek maskesini yüzünden söküp atmıştı. Bu düşüşle birlikte de Jim kendini bir anda şamanların en karanlık durağında bulmuştu: "Dismemberment." Bütün kimliği ve sınırları parçalanmıştı. Şimdi ise yaratmış olduğu mitostan, yani Jim Morrison’dan kaçmak zorundaydı.

Ancak bu kaçış hali Jim'in içindeki şairi ortaya çıkaran şeyin ta kendisiydi. Kitleler onu hala sahnelerin "rebel" ikonu olarak görse de Jim, sahnede gördükleri adamın ötesinde kağıda döktüğü kelimelerle ciddiye alınan bir şair olarak tanınmak istiyordu. Peki dünyanın "Lizard King" diye kafayı yediği bir dönemde sadece şiirlere sığınmak bir insanı kurtarmaya yeter miydi? Yoksa Jim, gerçek şairin doğabilmesi için kendi yarattığı efsanevi rock ikonunun tamamen ölmesi gerektiğini mi fark etmişti? Bu sorunun cevabını ararken kazandığı ilk zafer 1970 yılında gelmişti. Simon & Schuster, The Lords and the New Creatures (sinema üzerine kısa notları ile şamanik şiirlerinin olduğu eser) adlı kitabını bastığında Jim, nihayet hayalini kurduğu edebi özgürlüğe kavuşmuştu. Ama bu zafer bile Amerika’nın gürültüsünü susturmaya yetmemişti. Jim her köşe başında hala kendi gölgesinde yaşıyordu. Doğduğu topraklarda asla “James” olamayacağını, gerçek kimliğine ulaşmak için her şeyi bırakması gerektiğini anlamıştı.

Aslında bu bırakışın ve yeni bir kimlik arayışının görsel provası 1969'da Mojave çölünde çekilen HWY: An American Pastoral ile çoktan yapılmıştı. Filmde Jim, yol kenarında otostop çeken, sakallı, yorgun ve kendi içinde kaybolmuş bir yabancı olarak karşımıza çıkıyordu. Bir zamanlar kitleleri peşinden sürükleyen o ikonik Morrison’dan geriye hiçbir iz kalmamıştı. Jim yoldaydı. Fakat bu yolculuk ne Kerouac'ınki gibi özgürlük kokuyordu ne de Beat kuşağının vaat ettiği gibi modern dünyanın sınırlarından kaçabileceğimize dair bir teselli sunuyordu. Belki de bu yüzden L.A. Woman'da (1971) ismini "Mr. Mojo Risin"e dönüştürerek "Lizard King" etiketini sırtından atmayı deniyor, "Not to Touch the Earth"ün sonunda "I am the Lizard King, I can do anything" diyerek büründüğü imajı tiye alıyordu.
Huzur mu Yok Oluş mu?
Jim'in Mart 1971’de Paris’e gidişi haliyle varoluşsal bir göçtü. Arkadaşlarına The Doors’u bırakacağını söylerken aslında bir devri kapatıyordu. Paris, Baudelaire ve Rimbaud’nun mirasıyla Jim’e aradığı anonimliği altın tepside sunmuştu. Artık üzerine yapışan "rock star" etiketinden kurtulmuş, deri pantolonunu ve "Lizard King" personasını geride bırakmıştı. Hatta bu yeni hayatında şiir kitaplarının kapağına tek bir isim yazdırmıştı: James Douglas Morrison. Paris günleri sanıldığı gibi partilerle de geçmiyordu. Kentin sokaklarında sakalı ve aldığı kilolarıyla tanınmadan dolaşan bir flâneur olmuştu Jim. Kaosun bizzat kendisi olmak yerine kaosu dışarıdan izleyen ve yeşil defterine (The Paris Journal) kaydeden bir yabancıydı artık. Şiirleri o eski mistik havasından uzaklaşmış, Nietzscheci bir gerçekçilikle çok daha karanlık bir tona bürünmüştü. "Zaten çok şey unutuldu / Çok şey unutuldu / Unutulacak çok şey var" (So much forgotten already / So much forgotten / So much to forget) diye not düşerken kendi mitosunun fişini de çoktan çekmişti. Ancak böylesi bir inziva, hayatının aşkı ve aynı zamanda da en büyük yıkımı olan Pamela Courson’ın eroin bağımlılığıyla başka bir boyuta evrilmişti. Pamela, Jim’in tepkisinden çekindiği için bağımlılığını gizlemeye çalışsa da Jim, "China White'ın" (sentetik eroin) Courson ile birlikte evlerine kadar sızdığının farkındaydı. Defterine kazıdığı "Umarım Çinli keşler seni yakalar / ve yakalayacaklar da / çünkü haşhaş dünyayı yönetiyor" (I hope the Chinese junkies get you / & They will / For the poppy / Rules the world) dizeleriyle bu zehirli döngüyü kabul de etmişti. Jim'in eroinden nefret ettiği ve eroinin yaratıcılığı öldüren, ruhu uyuşturan aptalca bir zehir olduğunu sık sık dile getirdiği söyleniyordu. Fakat Pamela’ya olan aşkı Jim'i trajedinin tam merkezine çekmişti bile. Ve nihayetinde Jim, aradığı huzuru Pamela’nın bağımlılığıyla iyice daralan o evde ve her şeyin son bulacağı o sessizlikte aramaya başlamıştı.


James Douglas'ın Vedası
3 Temmuz 1971 gecesi, Dionisos’un kadehi, taşıdığı zehri artık kaldıramamış ve kırılmıştı. Jim Morrison, Paris’teki dairesinde bir küvetin içinde aramızdan sessizce çekip gitmişti. Ölümü kayıtlara kalp durması olarak geçmişti ama otopsi yapılmadığı için o gece o dairede tam olarak ne yaşandığı hiçbir zaman öğrenilemedi. Belki de Pamela'yla birlikte kullandığı eroin kalbinin durmasına yol açmıştı. Hatta kulaktan kulağa yayılan bir iddiaya göre Jim, o gece evde değil, "Rock 'n' Roll Circus" adlı gece kulübünün karanlık bir köşesinde aşırı dozdan son nefesini vermiş ve cesedi gizlice dairesine taşınmıştı. Ölümüyle birlikte, hayranlık duyduğu Baudelaire ve Oscar Wilde’ın yanına, Père Lachaise’de defnedilerek "poète maudit" (hayatını topluma karşı ya da toplumun sınırlarında yaşayan ve bu aykırılığın bedelini genellikle erken veya trajik bir ölümle ödeyen şair geleneği) yazgısını da tamamlamıştı. Cenazesine ise sadece beş kişi katılmıştı.
Ancak hikayenin asıl finali, yıllar sonra mezar taşına babası tarafından kazınan Yunanca yazıtla gelmişti: KATA TON DAIMONA EAYTOY. Bu söz, "Kendi içindeki şeytana sadık kaldı" olarak çevrilse de, aslında "Kendi Kaderine/Ruhuna (Daimon) Göre Yaşadı" anlamına geliyordu (Antik Yunancada daimōn “ruhsal güç, kader” anlamına geliyor; bu güç iyi veya kötü olabilir; demon/şeytan ile karıştırmamak gerek). Yıllarca oğlunu "yeteneksiz" diyerek aşağılayan o otoriter amiral, bu yazıtla belki de ilk kez oğlunun kendi gerçeğini yaşadığını ve bir antik kahraman gibi kendi yoluna sadık kalmanın kaçınılmaz sonucunu kabul ediyordu.

Nihayetinde Jim Morrison, huzuru ne sahnede ne de Paris'in yabancı sessizliğinde bulabilmişti. Yarattığı mitosunun bittiği yerde ve babasının bir mezar taşına sığdırdığı o son ile, o geç kalmış kabullenişte kendi gerçeğine kavuşabilmişti. Kendi uçurumuna bu kadar sadık kalan bir adam için huzur belki de sadece uçurumdan aşağı bırakılmaktı.
To the Last Disciple of Dionysus: Riding forever, wild as ever, "fare thee well and if for ever"




Yorumlar