top of page
  • defne ergenoglu

“Kamyon Geliyormuş Gibi”, Americano’lu ve Ortaya Karışık: Kirli!





Merhabalar!


Bu röportaj yaptığım en uzun röportajlardan biri sanırım. Abartmıyorum, elimde iki buçuk saatlik bir ses kaydı vardı ve bu sürenin en az iki katını yazıyla uğraşarak harcadım. 


Ipad’im kendini kapatmak için en uygun zamanı seçti tabii ki, yazının ortalarına doğru bir kere kendini kapatmaya karar verdi. Ben de kimim ki açıl diyeyim, “yapma, gözünü seveyim” dedim ama işe yaramadı. Elimde çayla açılmasını bekledim. Dil dökmelerim işe yaramadı, açılmadı. Artık gözüm kapanıyordu benim de, uzun zamandır doğru düzgün uyumamıştım. Kafeini damardan alabilsem alırdım. Ben de canım teknisyenim Can’ı aradım. Geldi, Ipad’e baktı, arkasına iki kere vurdu, Ipad açıldı. Tam bir sihirbazdı, ve her sihirbazın ücreti gibi iki kurabiye aldı. 


    Sonuç olarak yazıyı bitirdim ve önsözünü okulun kantininden yazıyorum. Akademik hayatım sağolsun, asla boş bir anım yok. Burada bitmezse dershaneye giderken yazmaya devam edeceğim. 


    Çok mızıklandım ama grubu nasıl tanıdığımdan bahsetmedim. 


    Yazın edinilen arkadaşlar genelde kışa kalmaz. “Yazın olan yazda kalır” sanırım işin bu kısmında da geçerli. Yazın sonlarına doğru Bodrum’da kalabalık bir arkadaş grubuyla tanıştığımda da aynısını düşünmüştüm. 


    Ama ilginç bir şekilde, kışa kaldık. Hepimiz şaşkınız. Birbirimizi bu kadar görmeyi hiçbirimiz beklemiyorduk bence. Ama Eylül geçti, Ekim geçti, Kasım geçti… birbirimizi görmeye devam ettik. 


    Aslında Can da bu gruptan. Müzik zevki de fazlasıyla iyi ama bana o kadar çok şey öneriyor ki altında ezilerek unutuyorum. Hangi birini dinleyeceğimi bilemiyorum ve tuhaf bir şekilde bu sefer hiçbir şey dinlemiyorum. Buna rağmen asla bana şarkı önermekten vazgeçmedi. Ben de çoğunu dinledim ama. Hakkım yenmesin. 


    Can’ın hep söylediği ve aklımda yer etmiş bir grup vardı: Kirli. Birkaç günde bir tekrar dinlememi söylüyordu. Bir gün bana önerdiği şarkıları dinlemememden bıktı, kapının önüne devasa bir boombox’la gelip beni şarkılara maruz bıraktı. Say Anything’imsi bir hava vermeye çalıştığını iddia ediyor, ama bence sadece inatçıydı ve beni sinir etmek istedi.


    Birkaç hafta sonra metroya bindik beraber. Kulaklıkları bozuk olduğu için dinlediği şarkı tüm metroyu inletiyordu. Ve o kadar iyi bir parçaydı ki. Gitarlarıyla, sözleriyle, tınısıyla… her şeyiyle ham bir rock parçasıydı. Dürtünce kulaklıklarını çıkardı, 


-Bana bu şarkıyı nasıl dinletmezsin, sana inanamıyorum, dedim. 


Bana uzun uzun baktı, kulaklıklarından birini verip,


-Ben pes ediyorum, dedi. 


    Kirli’yle böyle tanıştım. Can’ın bitmek bilmeyen haklı ısrarları sayesinde. Dediğinin aksine, pes etmedi. Hala ekmeğini yiyorum müzik zevkinin. Bu röportaj o ve müzik dayatmaları olmadan olmazdı, yani tenk yu!


Buradan Baran’a ve Dilşad’a çok teşekkür ederim, gerçekten inanılmaz zevkli bir sohbetti. Toygar ve Seçil’le de umarım bir sonraki konserde tanışabilirim. 


    Bol keyifli okumalar! Kirli’nin Spotify hesabına şuradan ulaşabilirsiniz:


https://open.spotify.com/artist/1xphUgdrqKwGdIpcLVH7ho?si=3hT-XzyaQcWY_NQepZWR8A



(Dilşad benim adıma ilk sorumu sordu.)

Dilşad: Sen kimsin oğlum?

Baran: Ben Baran, İzmir’den. Çanakkale’ye gitmiş, üniversite okurken de hayallere dalmış bir gencim. Üniversitedeyken herkesin gazıyla, işte “Oğlum yapamazsın, edemezsin, zor. Sana mı kaldı?” diyenlere inat bu grubu kurdum. Grubun ismiyle de Türkiye’de olan olayları anlatmaya, tepki koymaya çalıştım özellikle. Hepimizin zor zamanları oldu, hala da oluyor. İsimle beraber farklı bir nüans yakalamaya çalıştım. O sıralar farklı farklı grup isimleri de geliyordu aklıma. Türkiye’de bir Anadolu rock kültürü var, bunu biraz daha yakalayabiliriz diye düşündük. Kirli ismi böyle geldi. Sonra da sahnelere başladık. Ama tabii kuruluşundan beri kendi şarkılarını yazan, kendi kendini anlatan bir grup olmasını istedik ve kendi şarkılarımızı yazmaya başladık. Biraz şans mıdır, kader midir bilmiyorum ama pandemi patladı. Pandemi öncesi iki şarkı çıkartmıştık, çok dinlenmedi. Biliyorsun artık şarkılar duygular, iyisi-kötüsünden ziyade takipçi sayısı ve stream sayısına göre değerli oluyor. Bu rakamlar insanları daha değerli kılıyor. Çok güzel bir şarkı az dinlendi diye kötü bir şarkı olabiliyor, çok b*ktan bir şarkı iyi bir şarkı olabiliyor. Biz de bunun arasında kaldık. Ta ki bu yaza kadar. Bu yazdan sonra adam yerine konulmaya başladık. Artık bir şey söylediğinde inanıyor insanlar. “Ben şunu yapacağım” dediğin zaman, “Şunu düşünüyorum” dediğin zaman insanlar artık inanıyor. 

Defne: O zaman belli bir eşiği geçtikten sonra mı dinlenmeye, adam yerine konulmaya başlıyor insanlar? Lafların kabul görmeye başlaması o eşikle mi oluyor?

Baran: Evet. “İki yıl içerisinde şu kadar insana hitap eden şöyle bir 

grup olacağım” dediğinde insanlar “Olabilirsin” diyor. Çünkü artık o eşiği geçtin, o dinlenmeyi aldın, o başarıyı kazandın. Daha önce sürekli grup üyeleri değişiyordu, ta ki bu seneye kadar. Bu sene grupa Dilşad, Toygar, eskiden Ahmet vardı şimdi Seçil geldi bass gitara. 

Defne: Gelmeden çok ciddi bir stalk işine giriştim. İşte Instagram’a bakıyorum, kim bassist kim gitarist diye falan. Çünkü daha önce elimde patlamıştı bir kere. Seçil’in bass gitara geldiğini, senin vokalist ve gitarist olduğunu, Dilşad’ın gitarist olduğunu öyle biliyorum. Toygar’ın baterist olduğunu da sen söylemiştin telefonda. Başka biri var mı? 

Baran: Başka biri yok ama düşünüyoruz. Bir de klavye düşünüyoruz ama şarkılarımız çıksın önce. Konserlerimiz var şu anlık, onlara hazırlanıyoruz. 

Dilşad: Konserleri bir atlatalım en azından da, sonrasına bakarız. 

Defne: Seni tanıyalım biraz.

Dilşad: Ben Dilşad. Grubun gitarlarını ben çalıyorum, prodüksiyonunu ben yapıyorum. Aranjeler de bende, onları da ben yapıyorum. Müzikleri Baran’la birlikte yapıyoruz. Biz de çok saçma bir şekilde tanıştık aslında. Başka bir ekip vasıtasıyla tanıştık Baran’la. Sonra bana “Abi ben böyle bir şey yapacağım, gelir misin?” dedi. 

Baran bana öyle söyleyince ben de “Olur, neden olmasın ki” dedim. Toygar var, asla ayrılmadığım bir adam. Seçil’le de başka ekiplerde beraber çalıyoruz. Ben müzisyenim zaten, hatta birazdan da sahneye gideceğim (gitarını göstererek güler). Başladık, “Şu şarkılar var, yapalım mı bunlarla bir şey” dedi, “Yapalım” dedim. Ben severim proje işlerini. Öyle başladık aslında. 8 sene mi oldu? 8 senedir çalıyorum. 

Defne: Ailenizde müzikal altyapıya sahip, bu işle uğraşan birileri var mı? Altyapı etikiliyor mu? 

Baran: Toygar’ın abisi özellikle. 

Dilşad: Toygar’ın abisi, Ozan Abi ünlü isimlerle çalıyor. Ozan Abi’yle ben çok eskiden beri tanışıyorum. Özellikle son iki senede çok yakın olduk, dolayısıyla da Toygar’la çok yakın oldum. Kardeşim gibi oldu yani. 

Baran: Çok yakın üç arkadaş olduk. Seçil de geldi şimdi, o da aramıza katıldı. Ama bu üç arkadaş “leb demeden Çorum” seviyesinde birbirini anlayabiliyor. (Dilşad’ı göstererek) Kalktığım saati bilir, yattığım saati bilir, o an yalan söyleyip söylemediğimi bilir. 

Defne: Çok tehlikeli bir şey değil mi ya?

Baran: Çok tehlikeli. (Güler) Kaçamıyorsun çünkü. Uyuyorsun mesela, gece çok geç yattın. Uyanıyorsun, konuşmaya başlıyorsun. “Naptın abi?” “Şunları, şunları, şunları hallettim” falan. Uyandığın anda bir sersem olursun ya, o an yalan söyleyemiyorsun yani. “Oğlum bırak, yalan söyleme” muhabbeti oluyor. Biraz sıkıntı. Çünkü çok disiplinliler. Şöyle aslında, taşraan gelmiş kişiler için İstanbul ve ciddi çalışanlar çok farklılar. Çok profesyonel bu işi iyi yapan insanlar, dipte yapanlar da “Ya oğlum ne olacak, iki hafta sonra alırız kaydı. Mix gelmedi de boşver.” kafasına girebiliyorlar. Çünkü üretim aşamasıyla ciddiyet aşaması çok farklı. Zaten biliyorsun, çok az grup var, çalan çok az insan var.

Defne: Ama derine indikçe de iniyorsun. Mesela geçen seneyi düşünüyorum, ilk yaptığım röportajda “Bitti tamam” demiştim. “Herhalde İstanbul’da başka grup yoktur, toplasan iki-üç tane daha vardır, onları da nasıl bulurum” diyordum. Bir kere merak edip bakmaya başlamak yetiyormuş meğer. Tembellik konusunda haklısın bir yandan, bir sürü grup var aylardır albümlerini beklediğim. Hala da bekliyorum. 

Dilşad: Bizim 20 Ocak’ta bu seneki ilk teklimiz çıkacak. Sonra arka arkaya bir şeyler daha çıkaracağız.

Baran: Hızlı üretime geçtik artık. 

Dilşad: İlk beş ayımız şu an planlı. Onun haricinde ilk sahnemiz de 20 Ocak’ta Ankara’da. İlk çalacağımız festivalde yeni şarkıyı söyleyeceğiz. 

Baran: O gün çıkıyor. Şarkıyı söyledikten üç saat sonra şarkı çıkmış olacak. O da güzel, çalmış oluruz.

Defne: Sıcağı sıcağına işte ne güzel. 

Baran: Daha güzel olacak evet. Ankara’dan çok umutluyuz. Güzel bir konser olacak. 

Defne: Müziğe nasıl başladınız? 

Baran: Ben ilk televizyonda başladım, çok ufaktım. Babam o sıralar yurt dışında çalışıyordu. Ekipman almış, eve gönderdi. Bir bağlama bir de gitar geldi. Çok ciddi kavga ettiğimizi hatırlıyorum kardeşimle. “Sen aldın gitarı, yok ben aldım” falan. 

Defne: Bağlamayla gitar mı dedin? 

Baran: Evet, bir bağlama bir de gitar geldi. İki bağlama değil. Ben gitarı aldım, kursuna gitmeye başladım. O sıralar Barış Akarsu, Kazım Koyuncu falan var. Hiç konuşamadığım ama bir şeyleri anlatmak istediğim ik-üç insan vardır benim için, her zora girdiğimde kendi kendime onlarla konuşurum. Bir de Yavuz Çetin var bu listede. Hikayeleri belli zaten, bu toprakların insanları. Neyse, oradan tiyatroya merak saldım. Müziği bıraktım. Babam “Aç mı kalacaksın, başımıza sıkıntı mı yaratacaksın?” dedi. Babam Sözcü’de çalışıyor. “Git, iletişim oku bari. Adam ol.” dedi. Üniversiteye gittim, üniversite bitti. 

Defne: Şu çok ilginç değil mi, başka bir şey yapmak isteyen, kalbini başka bir işe kaptırmış herkesin annesi babası iletişim okumasını söylüyor. Benim kuzenim de tiyatro yapıyor, o da iletişim okudu. Ama iletişimle uzaktan yakından alakası yok şu an. 

Baran: Ama bu da çok kötü bir durum. Neyde mutlu oluyorsan onu yap yani. 

Defne: Bir de ona harcayacağın zamanı başka bir şeye, profesyonelleşmek istediğin bir şeye harcamak yerine yapmayacağını bildiğin bir bölümü okumaya harcıyorsun. 

Dilşad: Ben de iktisatı öyle okudum işte.

Baran: Yani çok saçma. Şu an Türkiye’deki eğitim sistemi de bu, kollektif eğitim sistemi yoruyor insanları. Üniversiteye gidiyorsun tamam, ama sonrasında yapmak istemediğin bir iş oluyor bu. Nasıl iş arayabilirsin, nasıl uzmanlaşabilirsin, nasıl kendini geliştirebilirsin? Annenin mimar olduğunu söyledin, annen o işi yapmak istemese, kendini geliştirmese, başka bir işe yoğunlaşsa. O meslekle arasında bir bağ kalır mı? Öğrendiği şeyi de unutur. 

Dilşad: Sadece para kazanmak için yapar.

Baran: Sadece imza atar, yapar gider. Bu da saçma bir şey olur yani. Bir günde üç şehir gezeceksin diyip para verseler, üçüncü gün küfredersin sevmediğin bir işse. Halbuki bu sektörde hiç para almadan, mutlu olarak, koşa koşa gidiyoruz. Kendini mutlu hissedebiliyorsun.

Defne: Klişelerin klişe olmasının bir sebebi var. “Mutlu olduğun işte bir gün bile çalışmış hissetmezsin” var ya hani. 

Baran: Kesinlikle. Çok ciddi bir psikolojik etmen. Dachau Kampı’nda bile bununla ilgili büyük tezler yazıldı. 10 Eylül müydü, o zamana kadar bekleyin diyorlar. 11 Eylül’de insanlar yavaş yavaş ölmeye başlıyor. Çünkü psikolojini bir noktaya kadar sıkabiliyorsun, devam edebiliyorsun. Bu iş de böyle aslında, Türkiye’nin genel sorunu tam olarak bu. Bu yüzden saçma sapan şeyler okuyor insanlar, saçma sapan işlere giriyorlar. Hiçbir zaman mutlu olmuyorlar ve depresyona giriyorlar. O yüzden fark ettiysen genelde depresif müzikler tutar. 

Defne: Bir yandan da depresif müzikler şu yüzden tutuyor bence, dedin ya ülkedeki politik sorunları yansıtmaya çalışıyoruz diye. Oradan da tutuyor. 

Baran: Aynen öyle, çok büyük etken. İspanya ya da Portekiz “Another Love” şarkısında oynayarak dans ediyor, bizimkiler hüngür hüngür ağlıyor. Ne değişti? İnsan yine insan, duygular yine duygular. 

Defne: Peki Dilşad sen nasıl başladın müziğe? 

Dilşad: Ben çocukken başladım, küçüklüğümden beri müzikle ilgileniyorum. Gitar çalmak istedim ama bizimkiler izin vermiyordu. Sonrasında bir gitar aldım, ilk öyle başladım. 6 yaşındayım ama gitar benden büyük. Standart gitar almıştık. O zamanlar Türkiye’de çocuk gitarları falan yoktu. Çalamıyordum. İlkokula başladım, üçüncü sınıfta Beykoz’da bizi konservatuar sınavına götürdüler. Orada saksafon bölümü kazandım. Orada okudum yarı zamanlı. 

Defne: Gitar çalıyorken neden saksafon bölümünü seçtin?

Dilşad: Çalmıyordum o zaman. Duruyordu öyle. Gitar istiyordum da saksafona seçtiler. Onu yaptım biraz. Koleje geçtim, konservatuarı bıraktım. Saksafon çalmaya devam ediyorum, korolardayım. Yavaş yavaş gitara olan merakım arttı. Lisede başladım gitar çalmaya. Lisede grubumuz vardı, liselerarası müzik yarışmasında üçüncü olduk. İtalya’ya gittik, ödül kazandık. 9.sınıftaydım ben, sene 2011. 

Defne: Deme öyle ya. “9.sınıf” ve “2011” aynı cümlede olmamalı. 

Dilşad: (Güler) İtalya’da ödül aldık, sonra okulumuz kapandığı için Doğa’ya geçiş yaptık aynı grup olarak.

Defne: Seni ailen destekledi o zaman, saksafon falan? 

Dilşad: Tabii, ama üniversitede müzik okuyacağım dediğimde ortalık karıştı. 

Defne: “Elinde bir iş olsun, hobi olarak yaparsın.”

Dilşad: Sinema-Televizyon okuyayım bari dedim. En azından daha ilgilendiğim bir alan. Babam karşı çıktı, işsiz kalırsın dedi. Ben tercihlerimi yaparken ÖSYM şifrelerimi falan değiştirdiler hatta. YGS-LYS dönemiydi bunlar. İletişime de izin vermediler, babamın isteğiyle iktisat okumaya başladım. Şu an da okumaya devam ediyorum, müzik kulübündeyim falan. Ben lisedeyken burada kaçak kaçak barlara girmeye falan çalışıyorduk. Daha yüzümde sakal falan yok, yakalasalar ne yapardım kim bilir. Burada bir müzik dükkanı vardı, oraya takılıyordum. Herkes dershanede test çözüyordu, ben buralardaydım. Sonra çalıştım bir şekilde, iktisatı tutturdum. Üniversitede de sesçilik yaptım mekanlarda. Çok iyi hatırlıyorum, bir kere eve gelmiştim gece üçte. Sabah sınav vardı, kalkıp sınava gitmiştim erkenden. Baktım bu işi yapıyorum, bu işi öğrenmem gerek dedim. Ekiplerim oldu, onlarla çalmaya başladık. Şu an çaldığım 6 ekip var, Kirli dahil. Hayatımı buradan kazanıyorum sonuçta. Böyle yani. 


Defne: Zaten isminin hikayesini ufaktan öğrendim ama, tam hikayesi ne? Bir de grup nasıl kuruldu?

Dilşad: Baran anlatsın onu, ben daha geç katıldım gruba. 

Baran: Üniversitedeyken 17 bomba patlatılmıştı, Soma olayları olmuştu. O zaman tabii düşünceler biraz daha farklı. Şimdi üstünden beş yıl geçti. Biraz daha öfkeliydim o zamanlar, şimdi biraz daha hesap sorma gibi. O zaman iki arkadaşım vefat etmişti bir de. Ben üniversiteye giderken onlar askere gitmeyi tercih ettiler. Ben de askere gitmek istiyordum aslında. Asker olmak istiyordum. Onların kaybıyla ve olayların patlamasıyla beraber… ya askere gidip onlarla savaşacaktım, ya orduya katılacaktım, ya da daha mantıklı bir şey yapacaktım. Film çekeyim dedim, olmadı. Senaryolar yazmaya başladım. Kitap yayınlasam dedim, yazdığım kitapları ben de beğenmiyordum zaten. Kitap yazmak daha kolaymış, şimdi düşününce fark ediyorum. Editöre verebilirdim. 

Defne: Kendine bağımlısın ya, onunla ilgili bence. Sen yazıyorsun ve büyük bir kısmı bitiyor. Müzik tam olarak öyle değil. Başka insanlara bağımlısın, torpil üzerinden dönen bir sektör, hiçbir şey kesin değil, her zaman kaygan zemin…

Baran: Ya çok çok şanslı olacaksın, ya da çok büyük paran olacak. Hikaye böyle başladı yani. İlk terk edilişler, ilk duygusal anlar müzikle birleşmeye başladı. Dört yıl önceki müzik piyasasıyla şimdiki arasında dağlar kadar fark var. Sosyal medyada çok zor ünlü oluyorsun artık, eskiden daha kolaydı. Çok fazla içerik var, herkes bir şey yapmaya çalışıyor, ve bir fark yaratma peşinde değil kimse. Kendine has bir marka yaratma peşinde değil. 

Defne: Neyin peşindeler sence? 

Baran: Genelde herkes paranın peşinde bence. Gidelim, eğlenelim, yiyelim, içelim… şu an piyasa böyle. Kimse ülkede X okuluna gidip de bir şeyler anlatma, farkındalık yaratma peşinde değil. Herkes parayı kazanayım, arabam olsun derdinde. Müzik endüstrisi oraya girdi, marka saymaya başladılar. Biraz daha duygusal bakıyorum ben. Cem Karaca’nın, Barış Akarsu’nun bıraktığı bayrağı bizim almamız gerekiyor. Tabii piyasadaki birine söyleyince “Ya s*ktir…” diyorlar. Birilerinin elini taşın altına koyması lazım. 

Dilşad: Ben de böyle başladım. Nereye gidersem gideyim, ne yaparsam yapayım, yeter ki ortaya iyi bir şey çıksın diyordum. Tek amacım buydu. İyi müzik çıktıktan sonra her şey yoluna girer. 

Defne: Toplumun önemsediği şey o olunca kaçınılmaz oluyor. Para, anlık şöhret olmak… kimsenin düşünce aşılama derdi yok. Şöyle de bir şey var, o düşünceyi aşılamak isteyen de çok kapalı bir şekilde yapmak zorunda çünkü diğer türlü o düşünceyi aşılamaya ikinci bir fırsatı yok. 

Dilşad: Bu arada Kirli protest rock grubuymuş gibi olmasın. Aşılamaktan ziyade bizim düşündüklerimiz, yaşadıklarımız var. Bizimle aynı hisleri paylaşan insanlar var mı, bu önemli. Bence çoğu şarkımızda biz bunu yakaladık. “Ah Aman Aman”da mesela. İnsanların bizimle bunları paylaşabildiğini düşünüyorum. Protestlik de var, sonuçta sanatçı dediğin insan gündemi kaçırmamalı, haksızlık neredeyse onu söylemeli, orası ayrı konu. Ama en nihayetinde müzik bir duygular bütünü olarak çıkıyor. Aşk, sevgi… fark etmez. 


Defne: Bu kadar sorun konuştuk, daha hafif bir yere çekiyorum: kayıt günleri nasıl geçiyor? (Gülerler)

Dilşad: Çok iyi soru.