Kaotik Nostalji: Kantonas!
- defne ergenoglu ✪
- 1 gün önce
- 9 dakikada okunur

Merhaba herkese!
Nasılsınız görüşmeyeli? Ben nedense derslerin başlangıcına adapte olamadım, hayalet gibi hissediyorum. Bu hafta geçsin, alışacağım. Ama geçene kadar da kahve içerek ayakta kalacağım.
Bu satırları yazarken tarih 14 Şubat, yani okuyan herkesin (belki de zaman aşımına uğramış) Sevgililer Günü kutlu olsun! Çift olun ya da olmayın fark etmez, hepimizin hayatında sevgiye ve yumuş yumuş hissetmeye ihtiyacı var.
Röportajları yaparken çok eğleniyorum hep, bu da diğerlerinden farksız olmadı. Blur ve Serdar Ortaç’ı sanki dünyanın en ciddi meselesiymişçesine tartıştığımız, bol bol güldüğümüz, çook zevkli bir sohbetti. Ali Ece’ye ve Vincent Baykal Ada’ya çok teşekkür ederim, şarkıları hakkında konuşmak hakikaten çok keyifliydi. Kantonas’ın en sevdiğim ve ilk şarkıları olan “Kadıköy Moda Olmadan Önce”nin linkini aşağıya ekliyorum. Umarım size de bana hissettirdiği kadar yumuşak, nostaljik ve Kadıköy hissettirir. Karşınızda Kantonas!
“Kadıköy Moda Olmadan Önce”yi dinlemek için:
(Ses kaydı oturduğumuz yerden seslerimizi alıyor mu diye kontrol ederken:)
Defne: Ali Abi, bir daha konuşur musun?
Ali Ece: Dik dur, eğilme. Rock ‘n Roll seninle.
Defne: Hoş geldiniz!
Herkes: Hoş bulduk.
Defne: Sizi biraz tanıyalım, siz kimsiniz?
Vincent Baykal Ada: İsmim Vincent Baykal Ada. Yarı Fransız yarı Türküm. ‘95 yılından beri Türkiye’de yaşıyorum. Gitar çalarak başladım müziğe, daha sonra Sapan diye bir grubum oldu. Sapan da 2010’da kuruldu, 2017’ye kadar devam etti. Albüm çıkardık birlikte, bayağı iş çıkardık Sapan’la. Muhtemelen bilmiyorsunuzdur ama, Rock’n Coke vardı o dönem. Oraya çıkmıştık. Sapan gerçekten bir rüya dönemi gibiydi.
Ali Ece: Noldu da kabusa döndü rüya? Ben merak ediyorum.
Baykal Ada: Temel sebebi… ya işte sen söyle…
Ali Ece: Ben nasıl söyleyeyim sen gruptaydın. (Gülüşmeler)
Baykal Ada: Çok uğraştık, beklediğimiz sonucu alamadık.
Ali Ece: Neydi beklentiniz, yeni Mor ve Ötesi olmak mı?
Baykal Ada: Yok onu beklemiyorduk da, müzikten hayatımızı idame ettirebilmek istiyorduk.
Ali Ece: Ohoo, siz çok hayalperestmişsiniz.
Baykal Ada: Talep olmasıydı beklediğimiz galiba. Neyse, olmadı. Daha sonra kendi ismimle kendi projeme başladım. Aha, geliyor bizim çocuk.
(Bu sırada Batu gelip tüm (evet tüm, hepsini yani Batu.) röportajı bozdu. Kendi grubunu sabote eden menajer hiç görmemiştim)
Ali Ece: E bozdun. Ben burada gazetecilik yapıyordum dikkat edersen. (Baykal Ada’ya) Devam edin lütfen. Yoksa ben soru soruyorum ve susmuyorum. Alışkanlık işte.
Baykal Ada: Kendi projemde bayağı bir şarkı yayınladım ama içimde bir grup isteği de vardı. Sapan’la yaşadığım, tattığım duygunun özlemini hissediyordum. Ali’yle de yazışıyorduk, o bir teklifle geldi. Elinde bir sürü taslak olduğunu söyledi. Zaten onun yapmak istediği müzikle benim yaptığım müzik de örtüşüyordu. Bana birkaç taslak gönderdi, ben üstüne bir şeyler koydum. O günden beri 3 şarkımız yayınlandı, 4.şarkımız bitti, 5.şarkıyı da hazırlıyoruz. Böyle özetleyebilirim.
Ali Ece: Bizim Beşiktaş’ın maç özetlerinden daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Ben kendimi tanıtayım madem. Beni herkes futbol yorumcusu olarak tanıyor, bu normal. Evlenene kadar hayatımı idame ettirmek gibi bir yükümlülüğüm yoktu. Madem kızcağızı yaktık, çocuk da yaptık, futbol yorumculuğunu profesyonel bir şekilde yapmalıyım diye düşündüm. Bir ara zevk de aldım, ama şu an Beşiktaş’ımın performansı çok iyi olmadığı için pek zevk alamıyorum. Kantonas’ın dışında Dinar Bandosu’yla devam ediyorum. Sevgili Çağrı Sinci’yle müzik yapıyorum. 12-13 yaşından itibaren gitar müzikleriyle şekillendim. Rahmetli dedeme çok teşekkür ederim, annemle babamın tüm muhalefetine rağmen beni çok sevdiği için siyah beyaz bir Fender Squier aldı bana. Müzik kariyerime öyle başladım. Dinar Bandosu’yla yaptığım psychedelic rock ve progressive’le, yine çok sevdiğim Beatles’tan Oasis’e uzanan İngiliz gitar sound’unu çok seviyorum. Menajerimiz Batu’ya selam olsun. İngiliz demeyi sevmiyorum ama Brit demeyi de iyice yanlış buluyorum. Neyse, o adalar sound’unu çok seviyorum. Şarkı melodilerine söz yazma konusunda birine ihtiyacım vardı. Vincent Baykal Ada’yla Beşiktaş sebebiyle tanışmıştık; kendisinin ne kadar güzel şarkı söylediğini ve söz yazdığını konuşmuştuk. Onun taslaklarıyla benim taslaklarım uyumluymuş, ondan da öte birbirlerini tamamlayıcıydı. Gördüğüm en yetenekli vokalistlerden biri. Geçmişten gelen bazı müzikal takıntıları var tabii, ama bu takıntıların benim üzerimdeki etkisi çok olumlu. Nihayet biri beni disiplinli bir şekilde çalıştırıyor, üretmemi sağlıyor. Birinin bana karışmasına ihtiyacım varmış, kendisine teşekkür ediyorum. Geçen arabalara birazdan sövmeye başlayacağım, yayınlamayalım bunu. (Gülüşmeler) Enstrümanların birbirlerini şekillendirmesi ve Vincent Baykal Ada’nın çok geniş bir sevdiği sound skalasının olması ve bu skalanın içinde çok çeşitli yerler olması çok etkiliyor sound’umuzu. Kendisi çok mütevazı birisi, böylece daha iyi bir müzisyen olmanın da önünü açıyor. Babasından dolayı da kulağı çok geniş. Şöyle diyebiliriz: o bir yüzbaşı. Bu kollektif ortaklıktan çok mutluyum. Beşiktaş’tan dolayı duyduğum sıkıntıyı böyle müzikle bastırmaya çalışıyorum, çok da iyi geliyor bünyeme. Son olarak her gence elektro çalmayı öneririm.
Defne: Baykal Abi’den için “Daha iyi bir müzisyen olmanın yolunu açıyor mütevazı olmasıyla” dedin. Daha iyi bir müzisyen olmanın yolu bu mu o zaman? Var olanla ilgili alçakgönüllü olup hep üstüne koyarak gitmek mi?
Ali Ece: Ben o kadar iyi bir müzisyen olmadığım için buna cevap veremem sanırım. Vincent Baykal Ada’ya sormak lazım. Ben daha çok gitaristim. Sanki gitar vücudumun uzvuymuş gibi. Hem ruhani hem şehvani bir ilişki var aramızda.
Baykal Ada: Ben de bilirkişi miyim bilmiyorum. Ama babamdan da gördüğüm kadarıyla bir, yetenek şart; iki, çok çalışmak şart. Üç de zevk sahibi olmak şart. Bu üçü olunca gerisi gelir diye düşünüyorum.
Defne: Grubun adı nereden geldi aklınıza? Ben biraz araştırdım, “kanton” İsviçre’de eyalet demekmiş. Oradan mı geliyor?
Ali Ece: Yok canım, alakası yok. İsviçre’de yaşamak isteyen zaten zengin olmalı, böyle müzik yapmaya falan girmez zaten. Asi futbolcu Eric Cantona’dan geliyor. Eric Cantona’dan önce İngilizler Fransızlara karşı önyargılı bir tavır takınırlardı. Eric Cantona bunu kırdı. O sıralarda çıkan çeşitli müzik gruplarını da dinliyordu çünkü Vincent Baykal Ada’nın da dediği gibi zevk sahibi olmak gerekiyor. Ben de onun dinledikleri sayesinde kendi müzik kulağımı geliştirdim bu açıdan. Neyse, buradan geliyor yani.
Defne: Söz yazmanın bir formülü var mı? Bunu Baykal Abi’ye sormalıyım belki de.
Ali Ece: Evet, söz yazan kişi o, ona sormak lazım. Benim tek katkım konsept belirlemek, bazı şarkıların isimlerini koymak ve “Kadıköy Moda Olmadan Önce”yi yazarken eski bir günlüğümden faydalanmış olmamız. Söz yazma konusunda kendisi gerçekten master degree.
Baykal Ada: (Ali Ece’ye) Çok teşekkür ederim. Ben müziği daha önceliklendiriyorum. Eskiden söz yazmak külfet gibi gelirdi, niye bilmiyorum. Normalde şarkılarda eşlikçi olan şey müziktir, söz öndedir. Ben öyle olmamasını tercih ederim, bu yüzden genellikle müziğe odaklanırım. Tabii değişiyor bazen, “Kadıköy Moda Olmadan Önce”de olduğu gibi. Orada Ali’nin de bahsettiği gibi, kendisine ait olan bir günlük müzikle bir araya geldi ve sözler ortaya çıktı. Ben doğrudan bir şarkı sözü yazmam genelde. Daha ziyade izlenim ve hissiyatlarla ilgili yazıyorum. Bu yüzden ifade ediş şeklim çok da somut olmuyor, benim içimden gelmiyor. Bir üslup yakalıyorsun, şarkı da buna göre şekilleniyor bence.
Ali Ece: Bu kadar basit miymiş ya o sözleri yazmak? Ben yazsaydım var ya, ballandıra ballandıra anlatırdım.
Defne: Ne dinliyorsunuz şu aralar? Müziğinize ne yön veriyor?
Baykal Ada: Bakayım… şu sıralar eşimle de bir proje yapıyoruz. O da zamanında müzikle uğraşmış, albüm çıkarmış biri. Ondan dolayı bayağı bir Stevie Wonder’a maruz kaldığımı söyleyebilirim şu an. (Güler)
Ali Ece: O adamın kör olduğuna ben inanmıyorum. Hakemlerden daha iyi görüyor kesinlikle.
Baykal Ada: Aklıma başka pek bir şey gelmedi. Deftones çok dinliyorum, babamın müziklerini dinliyorum, kendisi besteci, orkestra şefi ve piyanist. Klasik tarafta yani. Kayıtlarını gönderiyor arada, onları dinliyorum. Özellikle söyleyebileceğim bir şey yok.
Ali Ece: Ben kedim öldüğünden beri (tekrar başın sağolsun Ali Abi) ilk defa Can dinledim bu hafta. Kedim çok seviyordu, yemek yerken “Future Days” açıyorduk. Batuhan sağolsun, Oasis dinlemek zorunda kalıyoruz. Oasis mi Beatles mı diye tartışıyoruz çünkü menajerimiz Batuhan Bey Blur dinlemek yerine Serdar Ortaç dinlemeyi tercih ediyormuş.
Defne: Kim daha iyi peki? Blur mü Serdar Ortaç mı?
Ali Ece: Blur daha iyi benim için. Batuhan için de bir mahsuru yoksa yani.
Oasis-Blur rekabeti de iyi ki oldu.
Defne: Arkadaşlıklar bitiyor bu yüzden. (Gülüşmeler)
Ali Ece: Rekabet lazım. Birbirlerini çok geliştirdiler böylelikle. Zaten ikisi farklı gruplar.
Baykal Ada: Zaten ikisi bambaşka türler. Ben neden karşılaştırılıyorlar anlamıyorum.
Ali Ece: Ben ikisini dinlerken de aşırı zevk alıyorum. Noel Gallagher’dan da çok şey öğrendim, kendisi harika bir kompozitör ve gitarist. Çok üstad bir isim kendisi. Sizin kuşağınızdaki bu Fenerbahçe-Galatasaray, Oasis-Blur karşılaştırması bana hitap etmiyor valla. Neyse, Jimi Hendrix ve Jimmy Page, Eric Clapton’ın “Cream” dönemi, altını çizerek söylüyorum, “Cream” dönemi.
Defne: Anlayamadım, hangi dönemdi? (Kahkahalar)
Ali Ece: (Gülerek) “Cream” dönemi. Sabahları sürersin ya ekmeğin üstüne, ondan. Jeff Beck olağanüstü, Johnny Marr… ben sanırım bütün gitarcıları çok seviyorum. Sürekli yeni şeyler keşfetmeyi de çok seviyorum. Bazen daha eski gruplara benzetiyorum, bazen sadece yeni bir şey olduğu için dinliyorum. Gitar hiçbir zaman mezun olunacak bir şey değil bence. Ölene kadar bunu yapacağım, hatta öldükten sonra da böyle bir imkan varsa süper olur.
Defne: İstanbul’da olacak olan hangi konseri dört gözle bekliyorsunuz?
Ali Ece: Kantonas konserini dört gözle bekliyorum.
Defne: Onu biz de bekliyoruz.
Baykal Ada: Benim dört gözle beklediğim bir konser yok. Suede’in geleceğini duydum, ama zaten izlemiştim. Bilmiyorum tekrar gider miyim. Offspring’e bilet aldık, ona gideceğiz. Eski punk yıllarından kalma bir mesele, hiç izlememiştim merak ediyorum. Başka kim geliyor?
Defne: Gorillaz geliyor, Scorpions geliyor.
Baykal Ada: Alakam yok onlarla.
Ali Ece: Deftones gelse gider misin?
Baykal Ada: Giderim kesin.
Ali Ece: Ben Suede konserini dört gözle olmasa bile bekliyorum çünkü o konsere götürürsem eşim teşekkür etmek için her şarkıda beni öpecek, biliyorum. Çok güzel oluyor yani. Sevdiği bir konsere götürünce beni sanki daha çok seviyor. Şarkıları önceden tahmin etmiştim bir kere gittiğimizde, çok etkilemiştim orada.
Defne: Üç single’ınız çıktı. Kaydederken nasıl bir duygu vardı arkasında, dinleyiciye ne geçirmeye çalıştınız?
Ali Ece: Bu ciddi bir soru, bunda çok ciddi olacağım.
Baykal Ada: Müziğe bir yaklaşımımız var Ali’yle, kısmen ortak kısmen de ayrı. Bunları bir araya getirip yapmak istediğimiz müzikten de vazgeçmeden, herhangi bir kaygı da gütmeden, elimizden gelenin en iyisini yapmak. Ben herhangi bir mesaj verme kaygısında değilim ama şarkılar bir duygu oluşturuyorsa, sözler bir düşünce uyandırıyorsa zaten benim isteğimden bağımsız olarak bir sonucu oluyor demektir. Şarkıların ne anlattığı sorulsa anlatırım, ama benim anlattığım şeyin anlaşılması gerektiğini düşünmüyorum. Sözler o kadar somut değil, biraz yoruma açık yani.
Ali Ece: Vincent Baykal Ada’yla bir iş yapmanın en güzel kısmı hem çok ciddi olması, hem de bir stratejisinin olması. Akor geçişlerinin mainstream şarkılardaki gibi olmaması ve sözlerin müziğin önüne geçmiyor oluşunu ayarlaması beni çok şaşırtıyor. İlk kayıt çok zor oldu benim için, 5-6 gitar deneyip kayıt attım ona. En baştan deseydi “Ben Fender dışındaki gitarları çok sevmiyorum” diye, çok daha kolaylaşırdı işim. (Güler) Son şarkıda bütün şarkıları kullanırken buldum kendimi. Vincent Baykal Ada’nın verdiği fikirler çok şaşırtıyor beni. Tercih ettiğimiz enstrümanlar çok farklı ama kompozisyon olarak çok dolu ve klişelere saplanmayan, macera arayan ama ararken de kendini kaybetmeyen bir müzik çıkıyor ortaya. Yeteneği çalıştırmak lazım, kendisi bunu çok iyi yapıyor. 3.şarkıdan itibaren bana gönderdiği kayıtlara notlar düşüyordu, “Burası tam senlik, burayı senin için bıraktım” gibi. Bana bir müzisyen olarak güvenmeye başladı ki bu çok dev bir adım.
Defne: Stüdyo süreçlerinden bahsedelim biraz, birbirinizi boğazlamak istediniz mi?
Baykal Ada: Ben hiç istemedim ama o beni boğazlamak istemiş olabilir. (Güler)
Ali Ece: Yok, asla. Bir-iki küfür ettim, sen duymadın.
Baykal Ada: Kayıtları evde aldığımız için birbirimize yollayarak ilerledik. Konser hazırlıklarında stüdyoya girdiğimizde göreceğiz ne olacağını. O yüzünü henüz görmedim. (Güler)
Ali Ece: Ben hiç kavga etmem. Dinar Bandosu elemanları bunu duyunca “Tabii, tabii” diyecekler. Akıllandım aslında, beraber müzik yaparken kişisel egoyu bir kenara koyacaksın. Grubun egosu olacak.
Baykal Ada: Yapacağın tek şey düzgün çalmak olmalı.
Ali Ece: Askeri düzen işte, diyorum ben. (Gülüşmeler)
Baykal Ada: Geçenlerde eşim de senin söylediğinden habersiz aynısını söyledi.
Defne: En sevdiğiniz kelime?
Ali Ece: Nota sorsaydın keşke.
Defne: Akor sorayım o zaman.
Baykal Ada: Benim Gypsy’lerde kullanılan minör altılılar. Onlar çok hoşuma gidiyor ve kullanıyorum.
Ali Ece: Benim dominant yediler. Miles Davis’in bir sözü var; “Hiçbir nota, hiçbir akor yanlış değildir; sonrasında ne geldiği yanlış ya da doğrudur.” En sevdiğim kelime de anlaşılacağı üzere “akor”. “La” da güzel sözcük olarak. (Yazar notu: A’sı şapkalı, akor olan “la”. Behzat Ç’deki “la” değil.)
Baykal Ada: “Nüans” olabilir benimki.
Defne: Fonetik olarak mı?
Ali Ece: Fonetik olarak kesinlikle “la”.
Defne: Ali Abi’nin sitarının adı Atiba’ymış, başka enstrümanlarınıza isim veriyor musunuz?
Ali Ece: Ben eskiden beri hep isim veririm. Artık kendilerine soruyorum. Sitarım “Gurur, şeref duyarım” dedi. Öyle Atiba oldu. Eşimle tanışmadan evvel ben gitarlarla uyurdum. Annem de yadırgardı bunu.
Baykal Ada: Ben hiç koymadım.
Ali Ece: Hepsinin ismi Fender çünkü. (Güler)
Defne: Şarkılarınız bir kokteyl olsaydı ne olurdu, ya da içinde ne olurdu?
Baykal Ada: Hm, bilmem. Hiçbir şey bilmeyen adam ya. (Güler) Bir soru soruyorsun, ilk cevabım “bilmem”.
Defne: Tat olarak nasıl olurdu?
Ali Ece: Filtre kahve ve Bailey’s ilk şarkı. Kremamsı bir şeyler de var bence. Türk kahveli Cappucino gibi.
Baykal Ada: Lynchburg severim ben. Hepsi için Lynchburg diyeyim. (Güler)
Defne: En son kaydettiğiniz şarkının tadı nasıl?
Ali Ece: Guinness gibi bir şarkı bence. Batuhan sen ne diyorsun?
Batuhan: Hepsinde Guinness tadı var bence.
Ali Ece: (Bana, Cem’e ve Batu’ya) Bence bu sorunun cevabını dinleyici olarak siz verebilirsiniz. Kantonas dinleyicileri acaba nasıl hissediyor…
Defne: Batuhan, ne diyorsun?
Batuhan: “Kelebekler Vadisi” biraz karmaşık bir şarkı, özellikle outro’su. Tam kokteyl olabilecek bir şarkı yani. Tatlı bir şarkı olduğu için içinde Bailey’s olabilir. “Kaygı” da Guinness bence. Son üç şarkı çok Kuzey İngiltere havalarında, oradan da Guinness ve Carlsberg çıkıyor.
Defne: (Uzak diyarlara dalıp gitmiş Cem’e) Merhaba!
Cem: Merhaba! “Kadıköy Moda Olmadan Önce” bence bira. Guinness’i bilemedim, ama bira derdim.
Defne: Bir festival düzenleyecek olsanız ve sınırsız kaynağınız olsa, ölüyü diriltmek de buna dahil, nasıl bir festival olurdu? Kimler gelirdi, kimler gelmezdi?
Ali Ece: Beatles’ı headliner yapardım ama canlı çalmadıkları dönemi çalsınlar isterdim. Led Zeppelin gelsin isterdim. Sonra da Dinar Bandosu çıksın. Stooges gelsin, Deftones gelsin. Hayattaki son günüm bu olur herhalde. Benden iyi festivalci olur aslında.
Baykal Ada: Django Reinhardt gelsin isterdim. Ella Fitzgerald gelsin, madem diriltme hakkımız var. O tayfayı canlı izlemek isterdim. (Doğa’ya)
Sen kimi izlemek isterdin?
Doğa: Özellikle gitmek istediğim bir konser yok galiba.
Baykal Ada: Sevdiğin bir sanatçı söyle?
Doğa: Imagine Dragons.
Defne: Dinleyicilerinize ya da müzik camiasına söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Ali Ece: Var, Oasis-Blur tartışmasına lütfen devam edin. Merakla takip ediyorum.
Defne: Çok teşekkür ederim sohbetinize.
Baykal Ada: Biz çok teşekkür ederiz.



Yorumlar