top of page

Taneli Jarva Özel Röportajı

Yazarın fotoğrafı: Emre Özmert ✪✪
Emre Özmert ✪✪
11 dakika önce
18 dakikada okunur

Kritikzine ve BAAK Müzik iş birliğiyle, Taneli Jarva ile The Dark Place, Sentenced ve The Black League, Poison Whiskey, dövmecelik, müzik ve günümüz dünyası üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Barış Öztepe’nin soruları ve kalemiyle şekillenen bu söyleşiyi sizlerle buluşturuyoruz.

Keyifli okumalar


Barış'ın kaleminden;

2004 yılında İstanbul'da Rock The Nations festivali yapılacaktı, ben henüz liseyi yeni bitirmiştim o vakit. Öncesinde Blue Jean dergisi katılımcı olan her grubun 1 şarkısının olduğu bir CD hediye etmişti. O CD'yi müzik setine taktım, Neverlasting diye bir şarkı çalmaya başladı, bayıldım. Sonrasında Sentenced çok uzun yıllar eşlik etti bana. Farewell isimli grubumla şarkılarını çalıyoruz halen. Bazı sebeplerden iptal olmasaydı da aslında Farewell ile Finlandiya'da vereceğimiz 2 konser öncesinde Sentenced'in ilk albümünde bas gitar çalarak, sonraki 2 albümünde ise vokal yaparak yer almış olan Taneli Jarva ile yüz yüze gerçekleştirecektik bu röportajı. Hatta ilk yaptıracağım dövmeyi de kendisi yapacaktı. Şimdilik biraz erteledik diyelim. Taneli, The Black League, Chaosbreed ve Poison Whisky başta olmak üzere bir çok projede besteci, vokal veya bas gitar olarak yer almıştı. Bunlar arasında şu anda dinlemekten en çok keyif aldığım ve en güncel projesi olan T. Jarva & The Park Place albümlerini sizlere tanıtmak ve yeni neslin bir efsaneyi daha yakından tanıması amacıyla bu röportajı yaptım. İdollerinle asla tanışma derler. Ben çok yanıldıklarını düşünüyorum.


TANELİ JARVA RÖPORTAJI


BARIŞ:

Taneli Jarva kimdir, Tane? Ailende seni etkileyen müzisyenler var mıydı?


TANELİ:

Ben 70'lerde doğmuş, 80'lerde ve 90'larda büyümüş, küçük yaşlardan beridir de müzik yapan bir Finliyim. Ailemde müzisyen ya da sanatçı falan yoktu ama bir şekilde, ailemin kara koyunu olarak, kendimi profesyonel olarak müzik ve dövme yaparken buldum. Yaklaşık 35 yıldır aralıksız müzik yapıyorum; farklı gruplarla albümler, konserler... Bir yandan da 25 yılı aşkın süredir dövme yapıyorum. Hayatım bu yani.


BARIŞ:

Yani bir metalci olarak, Finlandiya'da bile ailen tarafından yargılanabiliyor musun?


TANELİ:

Evet, şöyle; 90'ların başında, hatta 80'lerin sonunda bile bunun Finlandiya'da öyle çok büyük bir şey olmadığını anlaman lazım. Bence Finlandiya'nın bir metal ülkesi olarak tanınması daha sonra, 90'ların sonunda birkaç büyük grubun çıkışıyla oldu. Ama 80'lerde ve 90'ların başında okulumdaki tek metalci bendim. Belki bir iki üç kişiydik ama ergenlik yıllarımda okulda müzik yapan tek kişi, tek müzisyen bendim.


BARIŞ:

Müzik yapmaya nasıl başladın? Bir enstrümanla mı yoksa vokalle mi?


TANELİ:

Bir müzik grubum olması fikri hoşuma gidiyordu. 10 ya da 11 yaşlarındayken, ortada hiçbir enstrüman olmadan bir punk rock grubumsum vardı. Adı Paska Trokarit'ti. “B*k Tüccarları” demek. Temelde benim punk grubum buydu. Paska Aina Saa diye bir şarkımız vardı; o da “Her zaman b*k yersin” gibi bir anlama geliyor. Yani o kısmı bayağı çözmüştüm. Kasetimiz, demo kapaklarımız falan vardı ama enstrümanımız yoktu. Müzik sadece kafamdaydı, gerçekte yapılmış hiçbir şey yoktu. Ama müzik üretmeye, melodileri duymaya dair bir dürtüm vardı çünkü hep büyük bir müzik hayranıydım; sekiz yaşından beri falan heavy metal dinliyordum. Sonunda 15. yaş günümde ilk gerçek elektro gitarımı aldım. ...Ve benim için esas başlangıç bu oldu.


BARIŞ:

Son projen T. Jarva & The Dark Place'ten bahsedelim. Projeye başladığında hedeflediğin şey neydi? Buna ulaşabildin mi?


Bence bu proje, sanki hayat tecrübelerinden beslenip onları nihai fikirlerinle sözlere yansıttığın çok olgun bir iş. Tabii bu sadece benim yorumum. İşin aslı da böyle midir?


TANELİ:

Bence de bu oldukça doğru bir yorum çünkü kesinlikle içinde bulunduğum en olgun çalışma da bu; çünkü ben de artık daha yetişkin hissediyorum.


51 yaşındayım, artık asi bir ergenmişim gibi davranmıyorum. Asi şeyler dinlemekten hâlâ keyif alsam da şu an kendimde o tür bir müzik yapma isteğini bulamıyorum. Kim bilir? 60 yaşıma geldiğimde belki tekrar daha agresif bir şeylere kayarım ama şu an bu proje, hayatta ve müzikte edindiğim tecrübelerin beni getirdiği nokta gibi geliyor. Farklı gruplardaki bütün deneyimlerim, dinlediğim bütün farklı türler ve takip ettiğim bütün sanatçılardan etkilenişimin bir kesişim noktası.


Başlangıçtaki planımsa bambaşka bir şeydi. Şimdi sekiz kişilik bir kadromuz var; grupta beş kişi ve arkada üç kadın vokalist. Oysa sekiz yıl önce çok sade, çok temel bir gitar-vokal akustik işi olmasını düşünüyordum. Müziğin büyük kısmının, genişletilmiş düzenlemelerin ve tüm grubun arkasındaki esas beyin diyebileceğim arkadaşım Sami Hasinen ile ikili olarak başlamıştık. İlk dört yıl temelde akustik bir ikili olarak sahne aldık ve bundan gayet memnundum. Ama bazı şeyler değişiyor ve zamanla evriliyor. Daha bu cuma son konserimizde sahnede sekiz kişiydik. Bundan keyif aldım ama bir noktada tekrar en sade haline dönüp bir şeyler yapmaktan da mutluluk duyarım. Hatta tamamen solo yapma ihtimali üzerinde bile çalışabilirim ama henüz bunu bütünüyle taşıyacak noktada değilim. Doğum günlerinde vesaire, arkadaşlar için küçük bir seyirci kitlesine tek başıma bazı cover'lar ve kendi şarkılarımdan bazılarını çaldım ama bunun henüz baştan sona bir konseri taşıyacağını düşünmüyorum.


BARIŞ:

The Dark Place dışında yazdığın ama hiç yayımlamadığın şarkılar var mı?


TANELİ:

Pek sayılmaz. The Dark Place'in yayınlanmamış birkaç kaydı var ve tabii The Black League'den kaydedilmiş ama hiç yayımlanmamış bazı şeyler de mevcut. Ama onları yayınlamak için gerçekten bir gerek görmüyorum. İyi ya da kötü, ben hep ileriye gidiyorum. Geçmişte ve geçmişteki başarılarıyla oyalanmaktan gerçekten keyif alan sanatçılardan biri değilim. Benim hep ileri gitmem gerekiyor. Mesela en son The Dark Place albümü birkaç ay önce çıktı ve bu bile geçmişte kaldı artık benim için. Şarkıları çalmaya devam ediyorum tabii ama hep ileriye bakıyorum. Üretiyor oluşum, anlamı olan bir şey söyleme ihtiyacından geliyor ve tamamen içimden gelerek yapıyorum. Bu dürtü içimden gelmediği zaman yeni müzik üretmeden de tamamen mutlu olabilirim. Müzik yapmaya mecbur hissetmiyorum yani...


BARIŞ:

Tek bir efsanevi albümün olduğunu varsayalım. Bugün birçok grubun yaptığı gibi onlarca yıl aynı şeyi çalmaya devam eder miydin?


TANELİ:

Sentenced ve The Black League'den birkaç klasik albümüm olduğunu düşünüyorum.


BARIŞ:

Kesinlikle de var zaten.


TANELİ:

Miika Tenkula olmadan o grubun eski üyelerinin herhangi bir kombinasyonunun çıkıp klasik albümleri çalması söz konusu değil. Bildiğin gibi, grubun kendisi esasen oydu. Miika olmadan, o artık aramızda değilken, tekrar bir araya gelme işi asla olmayacak. The Black League için de aynı şekilde tekrar müzik yapmak için bir araya gelineceğini düşünmüyorum.


BARIŞ:

Ne mutlu ki Taneli'nin yeni versiyonlarını görmeye devam edeceğiz demektir bu.


Şimdi son albümün The Light'taki şarkılarla ilgili sorularım var. “Bride of Jesus”ta asi genç bir metalciyken sonunda “İsa'nın Gelini” ile birlikte olmandan söz ediyorsun. Huzuru gerçekten inancın üzerinden mi buldun, yoksa bu daha çok metaforik ya da ironik bir şey gibi mi?


TANELİ:

Biraz ironik, yarı otobiyografik bir şey aslında; çünkü 18 yaşındayken ilk kız arkadaşım koyu inançlı bir Hristiyandı. Hayatımın ilerleyen dönemlerinde bunun benimle zıtlığındaki ve paradoksundaki eğlenceli tarafı oldukça net görmeye başladım. Ben de bunu bir şarkıya dönüştürdüm. Kurgu gibi görünüyor ama kökleri de kendi gerçek tecrübeme dayanan bir şey aslında.


BARIŞ:

The Light'ın sözlerinde bugünlerde dünyada çok fazla delilik, mutsuzluk, pişmanlık ve suçluluk hislerinin olduğunu söylüyorsun. Genel olarak bugünün dünyası ve müzik endüstrisi hakkında ne düşünüyorsun?


TANELİ:

Gerçek de bu zaten. Bence her şey boka sarmış vaziyette.


BARIŞ:

Gayet makul bir söylem.


TANELİ:

Gerçi yok, her şey de diyemem. Bence müzisyen topluluğunda, genel olarak sanat dünyasında, şu anda dünyada ters giden şeyleri hisseden daha fazla aklı başında insan var. Bunu teknoloji endüstrisiyle, para odaklı şirketlerle, milyarderler dünyasıyla ve onları besleyen koyunları ve köleleriyle sanatçıları kıyaslayarak söylüyorum tabii. Dolayısıyla bence hangi alanda olursa olsun sanatçılar, dünyanın içinden geçtiği bu dönemi, geçmişte yaşadığımız daha mutlu ya da yaşamın daha kolay olduğu dönemlerden biraz daha fazla farkındalıkla geçiriyorlar. Yeni albümde de kesinlikle aynı şekilde haberleri takip ederken, telefona bakıp olan biteni görürken aklımdan geçenleri yansıtan birkaç şarkı var. Herhangi bir kişinin adını vermeyeceğim ya da spesifik bir konu belirtmeyeceğim ama bugünlerde neler olup bittiğini takip eden herkes bazı şeylerin söylenmesi ve dışa aktarılması gerektiği konusunda hemfikirdir sanırım. “The Light” da bunun bir yansıması, yine albümden “Mangled Dreams” de bu zamanlara dair kaygılarımın büyük ölçüde bir yansıması. Eğer bir gelecek varsa, tarih muhtemelen bu döneme "yeni karanlık çağlar" vb. bir isim verecek, ya da "aydınlandığını zanneden deliler çağı"... Bilemiyorum.


BARIŞ:

Sence bir şekilde ışığa doğru yürüyebilecek miyiz, yoksa cevabın dümdüz hayır mı?


TANELİ:

“The Light” aslında istediğin yere çekebileceğin türden bir fikir. Yani bu bir tür aydınlanma olabilir, bir tür içsel/duygusal hesaplaşma olabilir ya da tünelin sonundaki ışık olabilir. Ne olduğunu ben de bilmiyorum.


O ışık nedir? Üzerine doğru gelen yük treni mi, yoksa katartik bir fark ediş falan mı? Bunun cevabı bende yok.


Albümün adı olarak bunu seçtik çünkü tek bir anlama gelmiyor. Bir de tabii The Dark Place ve The Light; bu iki şeyin yan yana gelişi, zıtlığı da ortada olan bir metafor. Bu arada albümün adı aslında In a Dark Place olacaktı. Ama bu albüm üzerinde çalışarak geçirdiğimiz yıl bizim için oldukça zor, karanlık ve kasvetli bir dönem olarak geride kaldı. Ailelerimizde ölümler oldu ve hayatlarımızda uğraşmamız gereken oldukça sıkıntılı meseleler vardı. Sonunda albümün adını "The Light" koymaya karar verdik çünkü bizim için sık kullandığımız bir tür söz haline gelmişti: "Hadi bu işi de aradan çıkartalım, ışığa doğru gidiyoruz, bahara doğru ilerliyoruz.", gibi. Ve sonunda, gerçekten de baharda, bu işi elimizden çıkartmayı başardık.


BARIŞ:

“The Light” ile kastettiğinin bu olduğunu hiç düşünmemiştim.


TANELİ:

İyi işte. Çünkü bu konuda senin kendi fikrin ve kendi yorumun var ve benim de tam olarak görmek istediğim şey buydu. Şarkılarda da aynı durum geçerli. Sözleri özellikle basılı yayınlamadım mesela. İlk albümde de bu yeni albümde de basılı şarkı sözleri yok, internete de koymadım. Böylelikle ne söylediğimi, kelimelerimi duyabiliyorsun ama yorumunu kendin yapabiliyorsun. Mesela “Golden Girl” şarkısını ele alalım. Onunla ilgili o kadar çok farklı yorum duydum ki ve hiçbiri benim başlangıçta şarkıyı yazarken düşündüğüm şey olmamasına rağmen ama bu o zıt fikirleri yanlış yapmıyor. Aksine tamamen doğru yapıyor; hatta belki benim fikrimden daha bile iyi yapıyor. "Golden Girl" pek çok şey için kullanılan bir ifade argoda da ama ben onu yazarken bambaşka şeyler düşünüyordum. Kimine de sorsan çok derin bir şarkı olduğunu düşünüyor. Müzikte ve sözlerde böyle amorf bir hava olmasını seviyorum; dinleyicinin, daha doğrusu dinleyicinin yorumunun şarkının büyük bir parçası olmasını seviyorum.


BARIŞ:

Çok üretken bir insansın ve bunun üzerinden biraz da dövmecilik kariyerini konuşmak istiyorum. Sentenced ve Impaled Nazarene logolarını tasarladın; kendi projelerinin görsel tarafında da birçok işi üstlendiğini tahmin ediyorum. Ayrıca Ichor ve Amok gibi albüm kapaklarından esinlenen dövmeler için insanların sana geldiğini görüyorum. Bir Instagram paylaşımında Ichor'un çıktığı dönemde beklediğin ilgiyi görmediğini ama bugün görsellerinin neredeyse ikonik hale geldiğini biraz sitemkar bir dille söylemiştin. Bir de, özellikle geleneksel Japon tarzı dövmeye odaklanma sürecin nasıl gerçekleşti, bunu merak ediyorum? Nasıl oldu da dövme sanatçısı oldun, bize anlatabilir misin?


TANELİ:

Amma çok soru sordun bir arada... Unutmadan önce The Black League kısmını yanıtlayayım. Şimdilerde insanların bana gelip gruptan söz etmesi, sorular sormasıyla grubun(TBL) eskiye kıyasla biraz daha fazla ilgi gördüğünü fark ediyorum. O zamanlarda, 2000'lerin başında falan, bugünkü kadar ilgi gördüğünü hissetmiyordum açıkçası. Muhtemelen o dönemin ruhuna biraz ters düşen bir iş yaptık. Yaptığımız müzik trend bir iş değildi ve belirli, net bir janra da ait değildi. Yıllarca beş euroluk indirim kutusunda duran bir albümdü baktığın zaman. Bugün klasik albümler arasında adlandırılmasını da ilginç buluyorum haliyle. Albüm kapağındaki miğfer görselini insanlara dövme olarak yapıyorum, evet. Sentenced logosunu da herhalde en az 100 kere birinin vücuduna işlemişimdir. Özellikle grup tamamen dağıldıktan yaklaşık 10 yıl sonrasından beridir — bu da benim gruptan ayrılmamdan aşağı yukarı 20 yıl sonrasına denk geliyor — düzenli olarak talep ediliyor; belki ayda bir, hatta bazen daha bile sık...


Sentenced belli ki gerçekten birçok insan için çok şey ifade ediyor.


Bir insan bir şeyi vücuduna dövme yaptırıyorsa bu kararını ciddiye almak zorundasın. O kişi için çok önemli bir şey bu çünkü.


Ben ilk dövmemi 1993'te, 18 yaşıma girdiğim hafta yaptırdım ve o andan itibaren dövme bağımlısı oldum. Sonra birkaç ayda bir ya da yılda birkaç kez, her elime biraz fazla para geçtiğinde dövme yaptırmaya başladım. 90'larda dövmeler bugünkü kadar popüler değildi. Bu yüzden kendimin dövme sanatçısı olması fikri hoşuma gitse de bunun gerçekleşmesi bana tamamen imkânsız, ütopik bir şey gibi geliyordu. Nereden başlayacağımı bile bilmiyordum. Ama hep çizim yapıyordum; dediğin gibi arkadaşlarımın grupları ve kendi gruplarım için logolar çizen kişi bizzat bendim. Müzikal projelerimde de bir nevi sanat yönetmeniydim; kapakta, tişörtlerde neyin nereye konacağına falan ben karar veriyordum. Bende böyle bir eğilim hep vardı yani. Milenyumun dönümünde bu kariyerin peşinden gitmek, bu zanaatı doğru düzgün ve tamamen öğrenmek istediğime karar verdim. Öğrenmeye o zaman başladım ve 2006'da profesyonel oldum. Yani profesyonel dövmecilikte 20 yıl olmuş oluyor. Müşterinin istediği her tarzda çalışmaktan memnunum ama kişisel ilgim geleneksel Americana'ya, hatta Avrupa old-school tarzına ve benim için dövmeciliğin zirvesi olan Japon dövmesine yönelik. Özellikle Japon bodysuit tarzı dövmecilik. Bugünlerde en çok bununla tanınıyorum. Finlandiya'da Japon tarzını benim kadar çalışmış çok fazla insan yok. Uzun süre çalıştığım Tatuata adlı dükkândaki eski patronum Jarno Kantanen bu alanda önemli bir isim. Şu anda bu işi bu kadar uzun süre yapabiliyor olmaktan memnunum. Burada da, şu anda her yerde olduğu gibi ekonomi bok gibi ama ben hâlâ sevdiğim işi yapabiliyorum.


BARIŞ:

Peki kendi kendine mi öğrendin? Japon tarafında bir sifun yok muydu yani?


TANELİ:

Elim yatkın. İlk yıl evden çalıştım. Fikirlerini sorabildiğim tanıdıklarım vardı ve profesyonel ekipmanla başladım falan ama yine de ilk yılı karanlıkta el yordamıyla ilerleyerek geçirdim. Yani evet, kendi kendime öğrendim ve bu çok mu gurur duyduğum bir konu? Pek de değil.


Bir öğretmenim olmadı ama bir bakıma birçok öğretmenim olduğunu düşünüyorum. Bana dövme yapan insanların neredeyse hepsinden bir şey öğrendim — bugüne kadar bana dövme yapmış 100'den fazla insan var, yani vücudumun neredeyse tamamı dövmeyle kaplı. Hepsinden bir şey öğrendiğimi düşünüyorum, aralarındaki g*toşlardan bile, onlardan da farklı şeyler öğreniyorsun.


BARIŞ:

Yani temelde yürüyen bir dövme kitabısın diyebiliriz.


TANELİ:

Benim için dövmeler bavuluna yapıştırdığın çıkartmalar gibi. Anılar. O sırada ne yaptığının, önceliklerinin ya da ilgi alanlarının ne olduğunun bir yansıması. Belki bir yerlerde, garip bir seyahatte yaşanmış saçma sapan sarhoş bir geceden kalma... Kim bilir? Sonuçta dövme bunlar. Derideki izler sadece.


BARIŞ:

Umarım kelebek dövmen yoktur?


TANELİ:

Aslında bir tane kelebek dövmem var ve o favori dövmelerimden biri. Çünkü onu gerçek bir dövme ustası yapmıştı; şu an 75 yaşında. Amsterdamlı Bill Loika bana bir kelebek yaptı.


BARIŞ:

Ne güzel bir hatıralık. Yaratıcı tarafında kalalım: Şarkı yazmaya nasıl karar veriyorsun? Seni ne motive ediyor? Belirli bir fikirle oturup yazmaya mı başlıyorsun, yoksa kendiliğinden ilham mı geliyor?


TANELİ:

Daha önce de söylediğim gibi, hiç müzik yapmasam da gayet mutlu olabilirim. İçimden söz ya da müzik olarak hiçbir şey çıkmıyorsa bu, oldukça huzurlu ve bir şekilde mutlu alanımda olduğum anlamına geliyor. Ama her zaman mutlu bir yerde değilim. Kafamda bir şeyler kaynamaya başlayıp dışarı atılması gerektiğinde, şarkılar o zaman geliyor; müzik de olabilir, söz de.


BARIŞ:

Yani bir tür ruhsal rahatlama aracı o zaman müzik senin için?


TANELİ:

Bir rahatlama. Ve tabii yazmak kulağa sıradan gelebilir ama bir tür terapi. Sanırım birçok insan için yazmak, insanın içini dışarı bırakmasının bir yolu. En azından ben öyle düşünmek istiyorum. Söyleyecek bir şeyim ya da bir şeyi ifade etme ihtiyacım yoksa bunu yapmam gerekmiyor. Bu benim ana işim değil, biliyorsun. Kazanç beklentimin olduğu yer de burası değil. Aslında pek bir şey de satmıyorum. Dolayısıyla gerçekten içimden çıkıp gelmiyorsa bir şey üretmek için somut bir ihtiyacım yok demektir. Oturup “şöyle bir şarkı yazmak istiyorum” diye karar vermiyorum. S*ktir ederim, gitar çalmak istiyorsam gider Neil Young, Townes Van Zandt, The Gun Club ya da Johnny Cash çalarım. Dünyada zaten bir sürü iyi şarkı var ve onları çalmaktan keyif alıyorum. Bundan gayet memnun olurum. Ama içimden çıkması, söylenmesi ve yapılması gereken bir şey varsa bunun başka yolu yok. O zaman yazmam gerekiyor.


BARIŞ:

Vokallerinle ilgili de biraz konuşmak istiyorum. The Black League'i dinlediğimde kirli vokallerin benim kulağıma Sentenced döneminde yaptıklarına kıyasla daha istikrarlı geliyor. Bu yolculukta hiç eğitim aldın mı, yoksa vokal konusunda da kendi kendini mi yetiştirdin? Şimdi The Dark Place ile çok daha temiz vokaller yapıyorsun; bu aslında daha zor çünkü kusurları saklayacak bir distortion tonu ve yüksek gürültü yok sahnede. Genel olarak sesin yıllar içinde nasıl gelişti?


TANELİ:

Yıllar boyunca süren bir öğrenme süreci oldu. En baştan alırsak, tam anlamıyla ana vokalist olarak müzik yaptığım ilk dönem hâlâ ergen olduğum zamandı. Sentenced'ın North from Here albümü — 18 yaşıma yeni girmiştim.


Yıllardır da sesimin bozulmamasını eğlence konusu olarak kullanıyorum; sesimin hala çatlamadığını, hâlâ o 18 yaşındaki o çocuğun sesiyle söyleyebildiğimi söylüyorum. Ama tabii o dönemde Quorthon ve Bathory gruplarındaki gibi vokallerin, Master's Hammer'ın, hatta Mayhem'in falan; yani black metal havasının çok etkisi altındaydım. Dolayısıyla vokalim aslında gerçekten benim sesim değildi; müzikle birlikte bir enstrüman gibi çalışan taklit üzerinden gelen performatif bir şeydi.


Birkaç yıl ileriye saralım ve Amok'u yapmaya başlıyoruz. Hâlâ genç bir adamım ama o dönemde kendi sesimi bir şekilde bulduğumu hissediyorum. Stüdyoda gün geçtikçe kendimi çözmeye çalışıyordum. Nasıl yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu çünkü prova yerinde yeterli ekipmanımız yoktu; şarkıları vokalsiz prova ediyorduk. O yüzden ancak tek başıma, arabayla giderken prova kasetlerini dinleyerek çalışabiliyordum. Başka yolu yoktu. Sert vokalleri biraz melodiyle harmanlayarak nasıl yapacağımı çözmeye çalışıyordum.


Dürüst olmak gerekirse şimdi albümleri tekrar dinleyince vokallerimin bazı şarkılarda daha iyi, bazılarında o kadar iyi olmadığını duyabiliyorsun. Ama temelde geliştirmeye devam ettiğim tarz aynıydı. Uzun süre de duyduğunuz sesim bu oldu.


The Black League'de de aynı ses, aynı söyleme tarzı var. Son Black League albümünde, prodüktörlüğünü arkadaşım Hannu Leidén'in yaptığı kayıtta, stüdyoda şarkı söyleme konusunda bana herkesten daha fazla şey öğretenin o olduğunu söyleyebilirim. Bana sesimi fazla zorlamamamı öğretti; çünkü sertliği artikülasyonla ve melodik yaklaşımla da verebiliyorsun. Sürekli sesini itmek zorunda değilsin. Bunu daha iyi anlamaya başladığım dönem de buydu. 2006, 2007, 2008 civarı...


BARIŞ:

Seni farklı albümlerde dinlemek farklı türde üzümleri tatmak gibi — hep Taneli ama rengi ve tadı ufak da olsa her seferinde değişiyor.


TANELİ:

Mesela Motörhead'e tapınma grubumuzu, Poison Whiskey'yi dinledin mi?


Orada bilerek farklı bir yaklaşım kullandım. Sesime özellikle daha sert kenarlar verdim; mümkün olduğunca agresif şekilde itmeye çalıştım.


Aynı zamanda akustik şeyler üzerinde de çalışıyordum. Bu benim için bir tür aydınlanmaydı.


Her zaman fena olmayan bir sesim olduğunu biliyordum — tabii ne tür müzik sevdiğinize bağlı — ama aslında şarkı söyleyemediğimi düşünüyordum. Fakat akustik gitarı elime alıp bu ikisini bir araya getirince bağırmadığım zaman melodiyi daha iyi taşıyabildiğimi fark ettim. Bu açıdan bakınca temiz sesle melodik söylemek benim için aslında daha kolay.


BARIŞ:

Konuşma sesi aralığın zaten yeterince karizmatik; belki de fazla zorlamaya gerek yoktur.


TANELİ:

Evet, yani farklı tarzlar farklı duygular için farklı yaklaşımlar gerektiriyor, biliyorsun. Poison Whiskey işi... O dönemde, 40'lı yaşlarımın başında, gerçekten çok öfkeli olduğum bir dönemdeydim. Gerçek anlamda çok sinirli bir adamdım ve içimde bayağı nefret vardı. Bir anlamda North from Here'daki hâlime benziyordu. Çok öfkeli bir işti o. Artık o kadar öfkeli değilim. Sanırım şu anda hayatımdaki bazı şeyler daha iyi gidiyor.


BARIŞ:

Biz öfkeli Taneli'yi duymayı da çok seviyoruz aslında. Tekrar 90'lara dönmek istiyorum. O zaman Finlandiya metal sahnesi nasıldı? Ayrıca bazı röportajlarından bu dönem hakkında konuşmanın senin için çok da keyifli olmayabileceğini izlenimini alıyorum ama herkes hâlâ Sentenced'dan neden ayrıldığını bilmek istiyor. Bu iki soruyu birleştirebilir miyiz?


TANELİ:

Aslında pek birleştiremiyorum çünkü farklı bir çağdan, farklı bir dönemden söz ediyoruz. Finlandiya'daki yeraltı metal sahnesinden — ki eğer gerçekten o dönemde böyle bir şey varsa emin olamıyorum — 90'ların en başından bahsediyoruz; demo kaydettiğimiz dönemlerden. Tabii Sentenced o sırada albüm kaydetmeye başlamıştı ama çok küçük yerlerde çalıyorduk ve hepimiz ergendik. En büyüğümüz muhtemelen 20'lerinin başındaydı. 1996'ya, benim gruptan ayrıldığım zamana ileri sararsan artık tamamen farklı bir dönem. Her şey bütünüyle değişmişti.


İlk yıllara dair çok güzel anılarım var; o zamanlarda tek amaç sevdiğimiz müziği çalmak ve birlikte üretmekti. Sahnelere gelirsek, bence oldukça lokal kalıyorlardı. İnternetten çok öncesi tabii bu bahsettiğim zaman. İnsanların birbiriyle iletişim kurmasının yolu mektup ya da eğer birini tanıyorsan telefondu. Biz çoğunlukla mektuplarla iletişim kuruluyordu; Finlandiya içinde bile, küçük bir bölgede, hatta kuzey Finlandiya'da bile.


Oulu sahnesi vardı; Sentenced, Impaled Nazarene, Belial, Mythos gibi gruplar ve fazla tanınmayan bazı demo grupları çıkmıştı. Sanırım bir tür komünite olmuştuk çünkü herkes birbirini tanıyordu; birlikte iç*yor, birlikte konser veriyorduk ve hepimiz arkadaştık. Komünite dediğin şey budur herhalde, değil mi? Herhalde öyle. O zaman tecrübe ettiğimiz şeyin “spot ışıklarının altında olmak” olduğunun bile farkında değildik muhtemelen. Finlandiya'nın başka bölgelerinde de kendi alanları vardı; mesela Funebre ve Xysma gibi grupların olduğu Turku sahnesi, bir de tabii Amorphis ve başka bazı grupların çıktığı Helsinki sahnesi.


Genç adamların daha sert müzik yapabilecekleri bir yol bulması açısından çok heyecan verici bir dönemdi. Bizden birkaç yaş büyük insanlar speed metal grupları kurmuşlardı. Metallica tarzı, Metallica olmaya çalışan gruplar vardı... Bazıları albüm bile kaydetti ve 1988 ve 1989'da kısa bir süre için bu gerçekten büyük bir olaydı. Ama bu furya çok hızlı sönümlendi ve birkaç yıl içinde tamamen ilgi görmez hale geldi. Temelde death metal, benim neslimden pek çok Finlandiyalı grubun doğuş noktasıydı. Amorphis'in kökleri de kesinlikle oralarda bir yerdeydi. Ama iki üç yıl sonrasında türler farklı yönlere evrilmeye başladı. Her tür müzikal evrimde aynı şey yaşanır. 70'lerin ortasındaki punk rock patlamasını düşün; birkaç yıl içinde post-punk, new wave, daha sanatsal şeyler ya da daha pop tarafına kayan işler gibi farklı kollara ayrıldı. Death metal sahnesinde de aynısı oldu. Çoğu grubun ışığı söndü ya da müziği bıraktılar. Bu arada şimdi bütün o demo grupları müziğe geri dönüş yapmaya çalışıyor. Arada o gruplarla başka bir şey üretmedikleri için köklerine de sadık kalmış oldular. Ama beraber başladığımız bazı gruplar için bu iş çoktan bir kariyere dönüştü.


Ben kendi adıma, iş kariyere dönüşmeden istifamı verdim. 1996'da Sentenced'den ayrıldım. 21 yaşındaydım ve temelde tatmin olmuşum gibi hissediyordum. Gruptaki çocuklarla aram iyiydi. Müzikle de sorunum yoktu ama üzerimde baskı hissediyordum; bazı medya organları ve plak şirketi bizi zorluyordu: bir sonraki albümle bir adım atmalısınız, ilerlemelisiniz. Ama o sırada hiçbir ilhamım yoktu. 1996'da söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. İçimden müzik çıkmıyordu. Söz çıkmıyordu. Bir de o sırada o zamanki kız arkadaşımla çok zor ve problemli bir ilişkinin içindeydim, birlikte yaşıyorduk. İki arada bir derede kalmıştım. Yani evet, bundan yaklaşık 30 yıl önce söz ediyoruz. Şimdi o zamankinden farklı görüyorum ama o zaman için gerçekten başka seçeneğim yoktu. Plak şirketinden bazı insanlar ve gruptaki çocuklar beni vazgeçirmeye, aklımı başıma getirmeye çalıştı. Ama “Bakın, bu kadar. Devam edemiyorum,” dedim. Ve ayrıldım.


BARIŞ:

Bildiğim kadarıyla Down albümü sen hâlâ Sentenced'dayken hazırlanmaya başlamıştı, değil mi?


TANELİ:

Sadece birkaç şarkı için öyle. Birkaç şarkının adı bendendi ama sözlerini yazmamıştım çünkü dediğim gibi içimden hiçbir şey çıkmıyordu, gerçek bir ilhamım yoktu. Çocuklarla bazı şeyleri birkaç kez prova ettiğimi hatırlıyorum ama pek özümseyemiyordum. İyi şeyler, iyi şarkılar olacağını biliyordum; üzerinde çalışabilirdik ama önceki albümlerde hissettiğim o heyecan artık yoktu. Ama bu, ayrılmamın asıl sebebi değildi; hiçbir şekilde. Eminim o albümde iyi iş çıkardılar. Hiç dinlemedim, o yüzden hiçbir fikrim yok. Tabii radyoda birkaç şarkı duydum ama hepsi bu. Açıkçası beni ilgilendiren bir konu değil.


BARIŞ:

Seni biraz daha tanıdıktan sonra bunu çok daha iyi anlayabiliyorum.


BARIŞ:

Çok kişisel değilse Miika'yı sormak istiyorum. Yıllar önce vefat ettiğinde ölüm haberinin doğru olup olmadığını sormak için sana e-posta atmıştım ve sen de “It is sad but true.” şeklinde yanıtlamıştın. O zaman bana cevap verdiğin için de tekrar teşekkür ederim.


Sen ve Miika kuzendiniz — ilişkiniz nasıldı?


TANELİ:

Evet, ikinci derece kuzeniz; yani babalarımız kuzen, dolayısıyla biz de ikinci derece kuzeniz. Miika ile ilişkimiz tamamen grup üzerinden gelişti. Gruptan önce onu kişisel olarak tanımıyordum. Var olduğunu biliyordum ama onunla en son küçük bir çocukken karşılaşmıştık. İkimizin de küçücük olduğu bir fotoğraf var. Sentenced ile ilgili yazılan kitaplarda mevcut, muhtemelen internette bir yerlerde de vardır. Büyükannelerimizin evleri kelimenin tam anlamıyla birkaç yüz metre mesafedeydi ve ikimiz de kendi büyükannelerimizin evlerinde zaman geçirirdik ama birbirimizi görmezdik; dolayısıyla gruptan önce birbirimizi doğru dürüst tanımıyorduk desem yeridir. Ortak bir kuzenimiz vardı, Tuomas. Bizi grup için o tanıştırmıştı. Zaten gruba girişim de bu şekilde olmuştu.


Grupla birlikte olduğum o birkaç kısa yıl boyunca Miika ile arkadaş ve gerçekten yakın olduğum dönem buydu. Gruptan ayrıldıktan sonra arada bir mesajlaşırdık; sarhoşken yazılmış saçma sapan şeyler gibi düşün. Düşman değildik ya da olumsuz bir şey yoktu. Gruptan ayrılmamla ilgili bazı röportajlarda benim hakkımda onun biraz sert laflar ettiğini hatırlıyorum gerçi; ki bu tabii tamamen anlaşılır çünkü onları gerçekten boktan bir durumda bırakmıştım. O sırada sadece kendimi düşünüyordum. Ama Miika'yla ya da diğer üyelerden herhangi biriyle aramızda kesinlikle bir kan davası olmadı.


Hatta son konserlerde birkaç şarkıya katılmamı istemeleri benim için çok kıymetliydi; Buried Alive da tabii daha sonra DVD ve canlı albüm oldu. Benim için özel bir geceydi, özellikle de Miika ile gerçekten son kez o zaman takılabildiğimiz için.


BARIŞ:

Sentenced konusunu, bir zamanlar bana söylediğin bir şeyi sorarak kapatmak istiyorum: Miika'nın ölümünden sonra tüm eski üyeler bir daha Sentenced şarkılarını çalmama konusunda anlaştılar değil mi?


TANELİ:

Miika'nın cenaze günü, taziyesinde ve içkinin dibine vurarak yas tutma sürecinde; hiçbirimizin bu Sentenced şarkılarını halka açık şekilde, birlikte, tek başımıza ya da başka herhangi bir oluşum içinde çalmayacağına dair birbirimize söz verdik. Bence bu oldukça iyi bir şey. Bizden herhangi bir reunion ya da tribute çıkma ihtimali yok. Bunu yapabilecek başkaları var ama biz değiliz.


Ve grubun bütün eski üyelerinin hakkını teslim etmek lazım. Herkes kendi projeleriyle kendi yoluna gitti. Lopakka Kursk'la kendi işini yaptı, Vesa son zamanlarda tekrar davul çalmaya dönüyor vb. Buna saygı duyuyorum. Miika'nın katkısına — o gruptaki önemine — o kadar değer veriyoruz ki o işleri tekrar tekrar çalıp geri dönüştürerek sulandırmak istemememiz bence çok önemli ve güçlü bir duruş. Kimse kendini bir kaidenin üstüne koyup “Bakın, ben buradayım, bunları tribute olarak çalıyorum” demiyor. Pantera'da olan şey bu ya da şimdi Children of Bodom'da olan. Yani tamam, okey bir durum. Hayranlar için yapılıyor neticede. Yargılamıyorum. Ama bunu yapmayacak gruplardan biri Sentenced, o da kesin.


BARIŞ:

Bu gerçekten çok saygı duyulacak bir karar. Peki 30 yıl önceki Taneli ile birkaç bira içip oturabilseydin ona ne söylerdin?


TANELİ:

Kendini rahatlatmak istediğin zaman biradan şaşma. Genel olarak iyi bir adam ol. G*tlük yapma. Çünkü derler ya, merdivenleri çıkarken karşılaştığın insanlar aşağı inerken de karşılaşacağın insanlardır. O yüzden iyi bir adam ol. Aslında bu öğüt herkes için geçerli.


BARIŞ:

Şimdi zor soruya geliyoruz. Müzik kariyerin boyunca idollerin oldu mu?


TANELİ:

Bu biraz problemli bir soru çünkü tabii ki idollerim oldu — beni çok etkileyen insanlar, sanatçılar ve şarkıcılar. Ama şimdi 51 yaşındayım ve bazı durumlarda o müziği yaptıkları zamanki yaşlarının iki katındayım. Onlara artık farklı bir gözle bakıyorum. Müziği hâlâ seviyorum tabii ama bazı yaşananları okuduğunda... 20'lerinin başındayken ya da ergensen eğlenceli görünen bütün o seks, uyuşturucu ve rock'n'roll hikâyeleri; “Vay be, bu adamlar ne kadar deli, hiçbir şeyi s*klerine takmıyorlar” diyorsun. Ama bu yaşta dönüp o şeylere baktığında “Yok artık...” diyorsun. İyi müzik yapıyorsun, iyi işler çıkarıyorsun ama hala bir çocuk gibiler ve artık o şekilde ilişki kuramıyorum onlarla. Artık idolüm değilsin. Mesela Jim Morrison'ı düşün. Yani adam tam bir g*t ama zamanında gerçekten harika müzik yaptı. Aynı şey başkaları için de geçerli. İsimler zaten belli bence; müziğimi dinlediğinde etkilerini duyabilirsin. Ama artık onlar benim için idoller değil, sadece etkilendiğim insanlar. Hem de çok kusurlu insanlar ve bazen de oldukça problemli insanlar. Ama en iyi sanatçının iyi bir insan olması gerektiğini kim söylemiş? Burada kendi kendimle çelişiyorum galiba, değil mi? Genç halime “iyi bir adam ol” dedim ama benim — idol demek istemiyorum — etkilendiğim insanların çoğu bu konuda bayağı berbattı, biliyorsun.


BARIŞ:

Türkçe'de bir sözümüz vardır: “Batı'nın iyi yanlarını alacaksın.”


TANELİ:

Aynen öyle.


BARIŞ:

Peki en sevdiğin üç grup?


TANELİ:

Şu anda mı?


BARIŞ:

Şu anda ya da tüm zamanlar — nasıl istersen.


TANELİ:

Vay. Şöyle söyleyeyim: beni etkileyenler sürekli değişiyor ama şu anda Fields of the Nephilim kesinlikle var, Motörhead tabii ki var. Bir de sanırım... Danzig demeyeceğim, Lynyrd Skynyrd diyeceğim. Ama yarın bambaşka bir havada olabilirim.


BARIŞ:

Tüm zamanların en sevdiğin albümü?


TANELİ:

En sevdiğim mi? Iron Maiden'dan Killers. Her şeyi benim için başlatan albüm oydu. O yüzden en önemlisi olmak zorunda. Muhtemelen en iyisi değil ama en önemlisi; çünkü hayatımda duyduğum ilk heavy metal oydu ve hâlâ taş gibi, biliyorsun.


BARIŞ:

En sevdiğin üç vokalist?


TANELİ:

Mark Lanegan ve Fields of the Nephilim'dan Carl McCoy... Başka kim? Leonard Cohen'i de oraya koyardım.


BARIŞ:

Röportajın sonlarına yaklaşırken şunu sormak istiyorum: Hâlâ gerçekleştiremediğin müzikal hedeflerin var mı? Özellikle yapmak istediğin bir şey kaldı mı?


TANELİ:

Pek yok. Sanırım hırslı biri olma konusunda gerçekten kötüyüm. Fazla hırslı biri değilim ben. Hayatta da beni motive eden şey hırs değil. Carnegie Hall'da çalmak istemiyorum. Yani olsa çalardım tabii, memnuniyetle çalardım ama yapılacaklar listemde değil. Temelde sadece kendi işlerimi yapabileceğim 20 sağlıklı ve üretken yılım daha olsun istiyorum. Daha fazlası gelirse ne âlâ. Ama sadece sağlıklı ve mutlu kalmak ve mümkün olduğunca çok insanın da aynısını yapabildiği bir ortamda yaşamak istiyorum.


BARIŞ:

Bunu senden daha önce de istemiştim: Whitesnake'ten Ain't No Love in the Heart of the City'yi, bence kesinlikle sen yorumlamalısın. Senin versiyonunun The Black League'den “Lost in the Shadows, I Walk Alone” ile benzer karanlık bir atmosferi olabileceğini düşünüyorum. Ne dersin?


TANELİ:

Aa, tamam. Evet, bu ilginçti. Hatırlattığın için teşekkürler. Akorlarına bakmam, sesime uyuyor mu, akorlar çok mu zor, bir görmem lazım. Tamam, sana söz veriyorum, deneyeceğim. Bu fikir ilgimi çekti. Hatırlattığın için sağ ol.


BARIŞ:

Bence kesinlikle çok iyi olur.


Son sorudan önce bir şeyi itiraf etmem lazım. Günün sonunda ben karşında oturan bir hayranınım ve sonunda seninle röportaj yapacak olduğum için o kadar heyecanlıydım ki görüşmemizin başında ellerim terliyordu; kendimi doğru düzgün tanıtmayı bile atlamışım bu yüzden.


Ben Barış. Bu röportajı kendim, Kritikzine ve BAAK Müzik adına yaptım ve röportaj teklifimi kabul ettiğin için sana teşekkür etmek istiyorum. Ben de bir müzisyenim, sen benim vokal olarak etkilendiğim isimlerden birisin ve Türkiye'deki insanların seni daha yakından tanımasını da çok istiyorum.


Son olarak, Türk hayranlarına ne söylemek istersin?


TANELİ:

Benim, senin için anlamlı bir şeye katkıda bulunmuş olmama sevindim. Ne söyleyebilirim?... Ah s**tir, ben bu işlerde çok kötüyüm. Eğer biri bu röportajı okuyup ya da benim kim olduğumu görüp ilgilenirse, gidip herhangi bir yerden yaptığım müziklere baksın. Çok farklı türde bir sürü şey var. Herkese göre bir şey var demiyorum ama sert şeyleri seviyorsanız onlardan bolca bulacaksınız. Daha sakin, daha düşünceli işleri seviyorsanız da belki The Dark Place size daha çok hitap eder. Onun dışında ne diyebilirim? İyi bir adam ya da kadın olun.


BARIŞ:

Kendine iyi bak Tane. Seni daha yakından tanımak benim için gerçekten bir ayrıcalıktı. Seni seviyoruz. Kendine dikkat et — daha uzun süre bize lazımsın.


TANELİ:

Sen de kendine iyi bak.


BARIŞ:

Görüşürüz.


TANELİ:

Görüşürüz.

Yorumlar


Rock ve Metal Haberleri İçin Abone Olun!

RÖPORTAJLAR

LİSTELER

YENİ ÇIKANLAR

  • White Facebook Icon
  • Instagram - Beyaz Çember

Kritikzine 2026 © Tüm Hakları Saklıdır

ALBÜM KRİTİKLERİ

HAKKIMIZDA

Rock metal haberleri, röportajları, albüm incelemeleri içeren güncel müzik portalı

bottom of page