Albüm İncelemesi: Lamb of God- Into Oblivion
- ozdegokbayrak ✪

- 2 gün önce
- 3 dakikada okunur

Lamb of God.. 30 yıla yakın süredir modern metal sahnesinin en mükemmel albüm geçmişine sahip gruplardan bir tanesi. Lamb of God gibi bir grubun yeni albümü çıktığında mesele artık yalnızca “iyi mi kötü mü” sorusu olmuyor. Bir yerden sonra beklenti, grubun kariyerindeki nereye oturduğu üzerinden şekilleniyor. Çünkü uzun soluklu bir metal grubu 2000’ler sonrası Amerikan metalinin omurgasını kurmuş, groove ile öfke arasındaki dengeyi kendi adına tescillemiş bir isim. O yüzden Into Oblivion için asıl soru da şu oluyor: Lamb of God burada gerçekten yeni bir şey mi söylüyor, yoksa sadece bildiği şeyi bir kez daha mı yapıyor?
Bana kalırsa, cevap ikisinin tam ortasında.
Lamb of God benim kulaklarımda ilk olarak 2008 yılında yankılandı. Sacrament albümleri çıkalı iki sene olmuştu. Redneck’e vurulmuştum, tabi yeni grubu keşfettikçe daha fazla şarkı keşfediyordum. Birkaç sene sonra Wrath geldi ve grup, Into Oblivion’a kadar bence her albümünde deneysel takılıyor ve gelişiyordu. Üstelik bunu yaparken onları özel kılan formülü de bozmuyordu.
Ama tabiki her grupta olduğu gibi Lamb of God’ın da pek sevemediğimiz şarkıları ve albümleri oldu. 2015’te çıkan Sturm Und Drang daha melodik bir yön taşıyordu fakat grubun en iyi işi denemezdi. Ardından gelen 2020 tarihli kendi adını taşıyan albüm ve 2022’deki Omens ise kötü değildi ama Lamb of God sound’una yeni bir şey de eklemiyordu.
Zaman geçtikçe düşünülmeye başlanan şey, Lamb of God’ın artık birkaç yılda bir “iyi ama sıradan” albümler çıkaran bir gruba dönüşeceğiydi. Ama Into Oblivion bu düşünceyi parçaladı.
Into Oblivion, ilk dinleyişte büyük bir devrim hissi vermiyor. Albümün iddiası da zaten bu değil. Burada daha çok, son birkaç albümde hafifçe dağılmış görünen enerjinin yeniden toparlandığı, grubun kendi öz gücünü hatırladığı bir durum var. Bu yüzden albümün en güçlü tarafı “yenilik” değil, keskinlik. Lamb of God uzun zamandır ilk kez bu kadar diş gösteriyor.
Açılıştan itibaren bunun hissi geliyor. Title track, grubun klasik saldırganlığını doğrudan açığa çıkarırken “Parasocial Christ”, birçok eleştirmenin de özellikle öne çıkardığı gibi, albümün omurga anlarından biri gibi duruyor. Hem riff tarafında hem de Randy Blythe’ın performansında eski Lamb of God vahşetine yakın bir şey var burada. O uzun süredir çok iyi bildiğimiz, ama son dönemde biraz daha kontrollü hissettiğimiz saldırı dürtüsü yeniden canlanmış gibi.
Albümün belki de en çok övülen tarafı gitar yazımı. Haklı olarak. Mark Morton ve Willie Adler burada gerçekten çok sağlam bir iş çıkarmışlar. Riffler yalnızca sert değil; aynı zamanda yön duygusu yüksek. Yönlendiriyor, kanalize ediyor bizi müziklerine. Albüm boyunca groove, thrash ve daha karanlık tonlar arasında rahatça dolaşıyorlar. Bu yüzden Into Oblivion’ı sürükleyen şey salt öfke değil; o öfkenin nasıl yapılandırıldığı. “St. Catherine’s Wheel”, “The Killing Floor” ve “Blunt Force Blues” gibi parçalar, grubun neden sahnede hâlâ bu kadar etkili olduğunu net biçimde hatırlatıyor. Bu şarkılar stüdyo için fazla kalır. Kesinlikle direkt pit, ışık ve terlememiz için yazılmış gibi.
Bir diğer önemli taraf da Randy Blythe. Bu albümde yalnızca sert değil; aynı zamanda odaklı. Sözlerde sosyal çürüme, kutuplaşma, şiddet, manipülasyon ve toplumsal sözleşmenin dağılması gibi temalar dolaşıyor. Ama bu öfke, boş bir bağırma hâli değil. Albümü güçlü kılan şeylerden biri de burada: Blythe’ın öfkesi yine hayvani, ama artık daha bilinçli bir yerden geliyor. Bu da albüme yalnızca fiziksel değil, düşünsel bir ağırlık da veriyor.
Albümün tamamı dümdüz nefret, saldırı vs.den ibaret değil. Eleştirilerde sık geçen “Sepsis”, “El Vacío” ve “A Thousand Years” gibi parçalar bu yüzden önemli. “Sepsis” daha kirli, daha ağır ve hafif sludge/industrial dokulu bir açılım getiriyor. “El Vacío” ise albümün nefes alan ama gücünü kaybetmeyen anlarından biri. Daha karanlık, daha içe dönük ve daha melankolik bir yerden yürüyor. Bu parçalar sayesinde albüm tek renk olmaktan çıkıyor. Lamb of God burada “bakın biz de farklı şeyler yapıyoruz” diye göz kırpmıyor; daha çok kendi sertliğinin içinde çatlaklar açıyor. Bu fark önemli.
Yine de albümü kusursuz göstermek zor. Çünkü Into Oblivion ne kadar güçlü olursa olsun, tamamen insanı şokta bırakacak bir albüm de değil. Bazı parçalar daha ilk dinleyişte öne fırlarken (Into oblivion, Parasocial christ, The killing floor) , bazıları albümün geneliiçinde biraz daha arka planda kalabiliyor. Ayrıca bu albümün en büyük artısı olan “özüne dönüş” hali, aynı zamanda küçük bir sınırı da beraberinde getiriyor: Lamb of God burada çok iyi yaptığı şeyi yeniden çok iyi yapıyor, ama kendi hikâyesini kökten değiştirmiyor.
Belki de tam bu yüzden albüm bu kadar işe yarıyor. Çünkü bazen mesele yeniden başlamak değil, yeniden hatırlamak oluyor. Into Oblivion tam olarak böyle bir albüm. Lamb of God’ın neden önemli olduğunu, neden bir jenerasyonu etkilediğini ve neden hâlâ sahnede bu kadar tehditkâr hissedebildiğini hatırlatan bir kayıt. Gençlik dönemlerinin kaotik vahşetine birebir geri dönmüyorlar; onun yerine yaş almış, bilenmiş, daha kontrollü ama hâlâ çok tehlikeli bir versiyonunu sunuyorlar.
Sonuç olarak Into Oblivion, Lamb of God’ın kariyerindeki en radikal albüm olmayabilir. Ama son yıllardaki en tok, en diri ve en ikna edici işlerinden biri olduğu rahatlıkla söylenebilir. Eski günlerin gölgesine sığınmadan, o günlerdeki açlığı yeniden hatırlayan bir albüm bu. Bazen metalde ihtiyaç duyulan şey tam olarak budur: yeni bir kimlik değil, eski ateşin yeniden harlanması.
Puan: 8 / 10




Yorumlar