Albüm İncelemesi: Queens of the Stone Age - Songs for the Deaf
- mehmetyasinyazici1
- 2 saat önce
- 7 dakikada okunur
Bir çölden geriye kalanlar.

“I need a saga. What’s it? Songs for the Deaf. You can’t even hear it.”
Albüm bu sözlerle başlıyor. Bazı albümler vardır; sadece iyi değildir, bir türün başlangıcını ve bitişini temsil eder. Benim için Songs for the Deaf tam olarak böyle bir albüm.
İlk dinlediğim zamanlar lise yıllarımdı; o zamanlar şarkı ve müzik zevkim hâlâ şekilleniyordu. QOTSA’da o dönemde arada kaynayan birkaç şarkısını sevdiğim bir grup olmuştu. Asıl bu grubu dinlemeye başlamam ise geçtiğimiz sene İzmir’in ağustos ayında, Görkem adında bir arkadaşımın: “Kanka, bak bu adamların Londra’daki Brixton Academy’de bir canlı şovu var, izlemen lazım” demesiyle başladı. İzledikten sonra bütün diskografilerini yalayıp yuttum. Bu albüm ise beni çöllerden gelen jeneratör partisinden Los Angeles’ın neon ışıkları altında uğuldayan, radyosu hiç susmayan asfalt otoyollarına kadar uzanan tuhaf bir yolculuğun içine çekti.
Josh Homme’nin inanılmaz riffleri, acayip davullar ve çöl kokan bir atmosfer duyarsınız; ama biraz kurcalayınca arkasından inanılmaz detaylar çıktığını da fark edersiniz.
Mesela albüm aslında baştan sona bir yolculuk konsepti üzerine kurulu. Dinleyici, arabayla çölde ilerlerken radyoda kanal değiştiriyormuş gibi hissediyor. Şarkılar arasındaki Radyo DJ anonsları ve statik sesler bu yüzden var. Yani albümü baştan sona dinlediğinizde, sanki bir radyo kanallarında sörf yapıyormuşsunuz gibi bir deneyim yaşatıyor.
2002’de çıkan Songs for the Deaf, rock müziğin 2000’ler başındaki yönünü değiştiren albümlerden biri. Albümün arkasında sadece iyi şarkılar değil; bir çöl kültürü, ve dağılmak üzere olan bir grubun enerjisi var.
Albümün hikâyesini anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor. Josh Homme, bu grubu kurmadan önce stoner rock sahnesinin en önemli gruplarından Kyuss’ta çalıyordu. 90’ların ortasında grup içindeki anlaşmazlıklar ve müzikal yön tartışmaları yüzünden Kyuss dağıldı. Bu dağılma, Homme için hem büyük bir kırılma hem de yeni bir başlangıç oldu.
Queens of the Stone Age aslında biraz da bu dağılmanın ardından doğan bir proje.
Songs for the Deaf kayıtları sırasında grubun kadrosu da oldukça yetenekli isimlerden oluşuyordu:
Bas ve vokalde Nick Oliveri
Gitar ve vokalde Josh Homme
Davullarda ise konuk olarak Dave Grohl
Ve karanlık vokalleriyle Mark Lanegan, albümün ruhuna ayrı bir ağırlık kattı.
KLON Radio’da duyduğumuz kurgusal karakter Kip Kasper, aslında albümde ve canlı şovlarda Queens of the Stone Age’e enstrümanlarıyla destek çıkan Dave Catching’dir.

1. You Think I Ain’t Worth a Dollar, But I Feel Like a Millionaire
Albüm bir radyo anonsuyla açılıyor ve ardından tam anlamıyla patlıyor. Parça, albümün enerjisini daha ilk saniyeden belirliyor.
Şarkının vokallerini Nick Oliveri söylüyor ve bu vokaller neredeyse hardcore punk kadar öfkeli. Homme’un keskin riffleriyle birleşince ortaya kontrolsüz ama inanılmaz sürükleyici bir açılış çıkıyor.
Davullarda Dave Grohl var ve onun agresif, sert vuruşları parçaya inanılmaz bir momentum kazandırıyor.
2. No One Knows
Albümün en bilinen ve en etkileyici şarkılarından biri. Bu parça, Queens of the Stone Age’i ana akıma taşıyan hit olarak öne çıkıyor. Şarkının groove’u büyük ölçüde Dave Grohl’un davul yaklaşımından geliyor; Grohl, davulları kaydederken iki ayrı katman halinde çalıştı: önce davul gövdeleri, sonra ziller. Bu teknik, parçaya hem netlik hem de inanılmaz bir güç kazandırıyor. Riffler ise Josh Homme’un tipik “hipnotik tekrar” anlayışını sergiliyor; tekrar eden ama asla monotonlaşmayan bu yapısı, şarkıyı dinlerken sizi girdap’a giriyormuşsunuz hissi yaratıyor. Vokaller, Homme’un kararlı ve soğukkanlı tonuyla Nick Oliveri’nin enerjik backing vokalleri arasında dengeleniyor. Dinlerken, şarkı hem hareketli bir ritim hem de yoğun bir gerilim barındırıyor.
3. First It Giveth
Albümün ritmik tarafını öne çıkaran şarkılardan biri. Parça, müzik dünyasının klasik bir döngüsünü anlatıyor: önce sahne sana her şeyi verir, sonra her şeyi geri alır. Josh Homme’un minimal ve tekrara dayalı riff anlayışı burada çok belirgin. Şarkı, enerjisi yüksek ama aynı zamanda biraz acı ve hayal kırıklığı kokan bir his bırakıyor. Vokaller, sözlerin anlatmaya çalıştığı iniş çıkışları destekliyor; albümün çöl yolculuğu konsepti içinde, dinleyiciyi bir sonraki durağa doğru hazırlayan bir geçiş gibi duruyor.
4. Song for the Dead
Albümün en ağır ve karanlık parçalarından biri.
Davullarda yine Dave Grohl var ve bu parça onun en agresif performanslarından biri sayılır. Şarkının davul introsu, rock tarihinin en ikonik intro’larından biri bence.
Bu parça aynı zamanda Mark Lanegan’ın o ağır sour viski tadında vokallerini duyduğumuz ilk anlardan biri. Lanegan’ın sesi, bu şarkıya adeta bir cinayet havası katıyor. Bu şarkıyı ilk dinlediğim anı hâlâ hatırlıyorum; grubun canlı performanslarını izlerken Hultsfred 2003 konserine denk gelmiştim, fakat bu şarkıya girdiklerinde aklımı kaybetmiştim.
Mark Lanegan’ın albümdeki rolü

Mark Lanegan, bu albümde sadece konuk bir vokalist gibi görünse de aslında Songs for the Deaf’in ruhuna en çok dokunan seslerden biri. O dönemde Lanegan, karanlık ve yıpranmış bir dönemden geçiyordu. Yıllarca Screaming Trees, Mad Season ve Mark Lanegan Band ile grunge sahnesinde yer almaktaydı; Screaming Trees grubun dağılmasının ardından ise kendini biraz kaybolmuş hissediyordu.
Lanegan ile Josh Homme’un tanışması, 90’ların çöl rock çevresine dayanıyor. Screaming Trees ile Kyuss aynı sahneleri paylaştı ve aynı çevrede dolaştılar; bu yıllarda aralarında doğal bir arkadaşlık oluştu. Homme, daha sonra Queens of the Stone Age’i kurduğunda Lanegan’ı zaman zaman stüdyoya çağırmaya başladı. Bu davetler giderek büyüdü ve Lanegan, bir süre grubun yarı-resmi üyesi gibi çalıştı.
Lanegan’ın sesi, bu albümde çölün gece atmosferinin tarafını temsil ediyor. Homme’un gitarları güneş gibi yakarken, Lanegan sanki gün battıktan sonra çölde kalan sessizliği getiriyor.
5. The Sky Is Fallin’
Bu şarkı bana her zaman garip bir yalnızlık hissi verir. Albümün ortalarına doğru geldiğinizde yolculuk biraz ağırlaşır ve insan ister istemez düşünmeye başlar. Sanki gece çöle çökmüş gibi bir atmosfer vardır; karanlık ve dingin, ama bir yandan da gerilim dolu. Şarkının yavaş ilerleyişi, insanı kendi düşüncelerine doğru sürüklüyor; bazen umut, bazen kaygı hissi veriyor. Dinlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz, sadece şarkının içinde yavaşça akıyorsunuz. Bu parça tam olarak o noktada duruyor ve albümün enerjisini bir nebze düşürerek, dinleyiciye kısa ama yoğun bir içsel molanın kapılarını aralıyor. İnsan, her notada hem yalnızlığı hem de bir tür huzuru hissediyor.
6. Six Shooter
Albümün en kısa ama en çılgın anlarından biri.
Bu şarkıyı dinlerken hep bir bar kavgasının ortasına düşmüş gibi hissederim. Ritmi albümün geri kalanına göre öylesine hızlı ve kontrolsüz ki, birkaç dakikada bütün enerjiyi içine çekiyor. Her şey birkaç dakika sürer geriye sadece gürültü, kaos ve saf adrenalin kalır
7. Hanging Tree
Lanegan’ın sesi burada gerçekten beni büyüledi. Sanki bir western filminde gece kamp ateşi başında anlatılan karanlık bir hikâye dinliyormuşsunuz gibi. Çöl, yalnızlık ve biraz da kader hissi var.
Lanegan’ın vokali insanın içine işleyen bir ağırlık taşıyor. Onu dinlerken çoğu zaman teknik bir performans değil de gerçekten yaşamış birinin hikâyesini dinliyormuş gibi hissediyorsunuz.
Bu şarkının akustik hali favorilerimden birisi.

8. Go With the Flow
Bu şarkı bana her zaman gece yolculuğunu hatırlatır; cam açık, rüzgâr yüzünüze vuruyor ve asfalt hiç bitmeyecekmiş gibi uzuyor. Ritmi kesintisiz ve ilerleyen bir nehir gibi akıyor, dinleyeni sürekli ileriye taşıyor. Josh Homme’un vokalleri kararlı ve sert, gitarlar ise tekrarlayan motiflerle parçaya hem gerginlik hem de büyüleyici bir akış kazandırıyor. Dinlerken kendinizi bir noktadan diğerine doğru savrulurken buluyorsunuz; müzik neredeyse bir araç gibi, sizi yol boyunca taşırken zaman ve mekan hissini kaybettiriyor.
Klibi ise albümün en beğendiğim kliplerinden biri olmuştur. Kırmızı ve siyah tonları belirgin şekilde hissedilir ve gazı kökleyen adam ise Mark Lanegan’dır.
9. Gonna Leave You
Albümün içinde, toksik bir ilişkiden kurtulmanın verdiği garip hafifliği hissettiren bir an. Sanki kök salmış, ama zehirli bağları kuruyan bir şeyin özgürlüğe adım atması gibi; çöldeki kaktüsün uzun süre sonra çiçek açması gibi nadir bir an. Parça, albümün sert temposu arasında bir nefes, bir arınma noktası sunuyor; hâlâ çöl havası var, ama bu kez umut ve yeniden doğuşunu temsil ediyor.
10. Do It Again
Bu şarkı bana her zaman tekrarlanan bir döngü hissi verir. Hayatın içinde aynı hataları, aynı seçimleri, aynı acıları yeniden yaşıyormuşuz gibi bir his uyandırıyor. Ritim, bu döngünün sürekli devam eden yapısını müzikle somutlaştırıyor; hem büyüleyici hem de biraz sarsıcı. Dinlerken, durup “bir daha mı?” diye düşündürten bir tekrarın içinde buluyorsunuz kendinizi.
11. God Is in the Radio
Bu şarkıda vokalleri Mark Lanegan ve Josh Homme ve birlikte üstleniyor. Homme’un sesi parçaya albüm boyunca taşıdığı kararlı ve mekanik çöl rock hissini verirken, Lanegan’ın karanlık ve yorgun tonları parçaya adeta uzak bir radyo yayını havası katıyor. İkili arasındaki kontrast, şarkıyı hem bilge hem de biraz hüzünlü kılıyor. Dinlerken, albümün radyo konsepti ve çöl yolculuğu teması bu şarkıda en belirgin şekilde hissediliyor; sanki uzak bir istasyondan yayın yapan iki ses size hikâyeyi anlatıyor.
12. Another Love Song
Albümün en ironik anlarından biri. Nick Oliveri’nin vokalleri, şarkıya hem sarkastik hem de alaycı bir hava katıyor; sanki aşk ve ilişkiler üzerine yapılan klişe şarkılara küçük bir gönderme gibi. Arka planda minimalist ama ritmik gitarlar ve groove, Oliveri’nin vokalini destekleyerek şarkıyı hem eğlenceli hem de biraz rahatsız edici bir hale getiriyor. Dinlerken, Oliveri’nin sesiyle “aslında bu iş biraz saçma” diyen bir karakterle karşı karşıya olduğunuzu hissediyorsunuz. Bu şarkı, albümün kaotik enerjisi içinde kısa bir nefes aralığı sunarken, Queens of the Stone Age’in mizah anlayışını ve sınır tanımayan tavrını da ortaya koyuyor.

13. Song for the Deaf
Albümün sonu geldiğinde insan garip bir duyguya kapılıyor. Sanki gerçekten bir yolculuk bitmiş gibi; başta kaotik ve gürültülü başlayan radyo yayını, sonunda çölde kaybolan bir frekansa dönüşüyor. Şarkının dramatik yükselişleri ve inişleri, tüm albüm boyunca yaşadığınız iniş çıkışları hatırlatıyor. Josh Homme’un gitarları ve vokalleri, Nick Oliveri’nin ara sıra ortaya çıkan çığlıklarıyla birleşince, dinleyici hem tatmin oluyor hem de bir eksiklik hissiyle bırakılıyor
albümün enerjisi bir anda çekilmiş gibi ama bıraktığı etki kalıcı. Bu parçayla Queens of the Stone Age, dinleyiciye albümün başından beri kurduğu yolculuk konseptini son bir kez hatırlatıyor ve aynı zamanda grubun deneysel ve sınır tanımayan yaklaşımını güçlü bir şekilde ortaya koyuyor.
14. Mosquito Song
albümün gizli parçası ve Josh Homme’un vokaliyle şekilleniyor. Şarkı, çello ve yoğun bas sekanslarıyla neredeyse küçük bir senfoni gibi yükselip alçalan dramatik bir hava yaratıyor. Songs for the Deaf, kaotik riffler ve enerjik davulların ötesinde, böyle detaylarla da derinlik kazanıyor; albümün son dokunuşu olarak dinleyicide hem huzur hem de hayranlık bırakıyor.

S.F.T.D (songs for the deaf)
Bu albüm bugün hâlâ dinlediğimde aynı hissi veriyor: radyoyu açıyorsun ve kendimi çölün ortasında, garip bir frekansta yayın yapan bir radyo istasyonun içinde buluyorum.
Ve belki de Songs for the Deaf’i özel yapan şey tam olarak bu.
Albümün adındaki espri de oldukça ilginç. Gerçekten “songs for the deaf” de gizli bir parça var. CD versiyonunda ilk şarkıdan geriye sararak ulaşılabiliyor. İçindeki bas frekansları o kadar düşük ki aslında duymaktan çok titreşim olarak hissedilecek şekilde tasarlanmış. Bu da albümün ismine yakışan güzel bir örneği.
Bir diğer enteresan detay ise davullar. Albümde davulları çalan kişi çoğunlukla Dave Grohl. Ama kayıt süreci oldukça tuhaf: Davullar iki kez kaydediliyor. Önce davul gövdeleri, sonra sadece ziller. Mix sırasında iki kayıt birleştiriliyor. Bu yüzden albümdeki davullar hem çok net
Albüm Sonrası ve Etkisi
Albümün başarısından sonra grup içinde ciddi gerilimler yaşandı. Turnelerden sonra 2004’te Nick Oliveri gruptan ayrıldı, Mark Lanegan da bir süre sonra aktif kadrodan çıktı. Böylece Songs for the Deaf kadrosu aslında sadece tek albümlük bir kadro olarak kaldı.
Songs for the Deaf, Interscope stüdyolarında kaydedildi ve o dönemde radyoların QOTSA’ya yer vermemesiyle dalga geçercesine tasarlanmış, orijinal ve cesur bir rock albümüdür.
QOTSA, her zaman orijinal ve yeni şeyler denemekten korkmayan, son gerçek rock’n’roll gruplarından biri olarak tarihe geçmiştir. Bu albüm, hem bir türün şekillenmesine hem de rock tarihine damgasını vurmuş, eşsiz bir deneyim sunan bir başyapıttır.

Tür: Hard Rock, Alt. Rock, Stoner Rock
Yıl:2002
Puan: 9.5/10



Yorumlar