Aynı Grup mu Bu?
- Huseyin Suzen
- 4 gün önce
- 4 dakikada okunur

Black Sabbath'ın İki Yüzü: Ozzy, Dio ve Büyüklüğün Farklı Biçimleri
Bir öğleden sonra. Odam karanlık, perde yarı kapalı, güneş o saatte tam karşıdan vuruyordu ve ben onu içeri almak istemiyordum. Masanın üstünde bir kaset, bir de çizgili defterin ilk sayfası boş. Kulaklığı taktım. Ses yüksekti; ama bu müzik fısıldamak için yazılmamış, bunu ilk notada anlıyorsun.
İlk riff geldi.
Sonradan öğrendim ki Tony Iommi bu riff'i çalarken orta ve yüzük parmaklarının uçları yoktu, fabrika kazasında gitmiş. Protez parmaklarıyla çalıyor, telleri daha kolay basmak için normalden ince geçiyordu. Bu bilgi "Black Sabbath" şarkısını duyduğumda aklımda yoktu; ama o ağırlık, o yavaşlık, her notanın bir yerden koparılarak çıkıyor gibi hissi, bunlar belki de tam bu yüzden oradadır. Iommi o riff'i kolaylığa rağmen değil, güçlüğe rağmen çaldı.
Sonra Ozzy girdi.
Ozzy Osbourne'un sesini teknik bir dille tarif etmek hep bir şeyi kaçırır. Geniş bir aralığı yok. Titreşimi kontrollü değil. Bazen melodiyi söylemez, melodinin peşinden gider, bir adım geride, sanki şarkıyı değil şarkının gölgesini söylüyor. Ama tam da bu yüzden "Black Sabbath"ın müziğiyle o kadar mükemmel örtüşüyor: ikisi de bir şeyin tam ortasında değil, kenarında duruyor. O müzik pürüzsüz, hakim bir ses kaldıramazdı. Ozzy'nin kırılganlığı, Sabbath'ın karanlığının tam karşılığıydı.
"War Pigs" çaldığında bunu daha net hissediyorsun. Şarkı Vietnam Savaşı'nın ortasında yazılmış: generaller, politikacılar, savaşı kararlaştıranlar ve ölenler. Sabbath'ın öfkesi slogan değil, bildiri değil, çığlık bile değil. Daha çok bir ağırlaşma. Bas aşağı çekiyor, davul bastırıyor, gitar sıkıştırıyor. Ve Ozzy bu baskının tam içinde söylüyor: ne kahramanca ne de kırılmış, sadece orada. "Generals gathered in their masses / Just like witches at black masses." Kafiye basit hatta neredeyse ham. Ama o hamlık bir şey söylüyor.
Haftalarca bu böyle gitti. "Paranoid", "Iron Man", "Children of the Grave", "Sabbath Bloody Sabbath." Her albümde aynı his: bir şeyin tam kenarında durmak, bir adım ötesinin ne olduğunu bilmemek. Ve Ozzy'nin sesi bu belirsizliğin taşıyıcısıydı.

Sonra bir gün farklı bir şarkı çalmaya başladı.
İlk birkaç saniye bekledim, bir şeyin değiştiğini hissettim ama neyin değiştiğini anlayamadım. Bas aynıydı. Davul aynıydı. Iommi'nin tınısı, o karanlık ve ağır ses aynıydı. Ama vokal farklıydı. Daha geniş, daha görkemli, sanki başka bir mekandan geliyordu, daha yüksek bir tavandan, daha taşlı bir zeminden. Şarkı "Neon Knights"tı. Grup Black Sabbath'tı. Vokal Ronnie James Dio'ydu.
Kendime sordum: Aynı grup mu bu?
Dio'nun sesi o gün beni hazırlıksız yakaladı. Teknik olarak Ozzy'den her açıdan farklıydı: daha geniş bir aralık, daha kontrollü bir titreşim, kelimeleri şekillendirmedeki özen. Ama asıl fark teknik değildi, duruştu. Ozzy müziğin kenarında dururdu; Dio tam merkezine yerleşiyordu. Sanki şarkıyı değil, şarkının geleceği yeri tutuyordu. "Heaven and Hell"i ilk duyduğumda bu his çok netti: Dio orada olmadan önce bile o şarkı onu bekliyordu.
"Heaven and Hell" albümü Ozzy döneminden farklı bir şey yapıyordu: düşünüyordu. Ozzy döneminin albümleri içgüdüseldi, bir yerden fışkırıyor, bir yere varıyor, yolda çok durmuyordu. Dio döneminde her şey biraz daha yerleşik hissettirdi. Şarkılar uzun soluklu, aranjmanlar katmanlı, sözler mitolojik. "Die Young"un açılışındaki o yavaş birikim, sonra Dio'nun sesinin tam doğru anda yükselmesi, bu bir tesadüf değil, bir hesaptı ve hesap tutuyordu.
Lisedeki ben Dio'yu daha çok sevdi. Dürüstçe. O ses daha tatmin ediciydi, bir şarkıyı bitirdiğinde içinde eksik bir şey bırakmıyordu. Ozzy bırakırdı; ama o eksiklik güzel değil, rahatsız ediciydi. En azından o zamanlar öyle hissediyordum.

1970'lerin başında Birmingham'da ne olduğunu anlamak için o şehri ve o dönemi biraz tanımak gerekiyor. Fabrikalar, demir-çelik endüstrisi, işçi sınıfının her gün aynı gürültüyle uyandığı mahalleler. Geezer Butler, Tony Iommi, Bill Ward ve Ozzy Osbourne bu şehirden çıktı. Müziği de bu şehrin sesini taşıdı. Cilalı değil ama içten ve zorunlu.
Black Sabbath'ın ilk albümü 1970'te çıktığında rock müzik başka bir yerdeydi. Woodstock'un büyüsü hala tazeydi, psikedelik rock doruk noktasına ulaşmıştı, Led Zeppelin blues'u bambaşka bir yere taşıyordu. Sabbath bunların hiçbirinden değildi. Müzikleri daha ağır, daha yavaş, daha karanlıktı ve bu karanlık naif ve dekoratif değildi. İşçi sınıfının gündelik hayatındaki ağırlıktan geliyordu: yorgunluk, belirsizlik, geleceksizlik hissi.
"Iron Man" bu yüzden hala bu kadar güçlü. Riff mekanik ve insansız, bir fabrikanın ritmi gibi. Ozzy'nin sesi de buna uygun: yorgun, tekdüze, neredeyse duygusuz. Ama bu duygusuzluk bir eksiklik değil, bir tercih. Çok fazla duygu taşıyan bir ses bu müziği kırardı. Ozzy onu taşıdı.
Dio ise tamamen farklı bir yerden geldi. Rhode Island'dan, İtalyan-Amerikan bir aileden, erken yaşta trompet ve ardından gitarla başlayan bir müzisyen geçmişinden. Rainbow'da Ritchie Blackmore'un sert disiplininden geçmişti; teknik ustalığı ve profesyonelliği oradan geliyordu. Sabbath'a katıldığında getirdiği şey sadece ses değil, bir yaklaşımdı: büyük anlatılar, mitolojik imgeler, şarkıların hikaye gibi kurulması. "The Mob Rules"da bu en saf haliyle görünür, her parça diğerini taşıyor, şarkı bir bütün olarak inşa edilmiş.

İki dönemin farkını en net gösteren şey Iommi'nin gitarının nasıl dönüştüğüdür. Ozzy döneminde Iommi sert ve yalındı: riff'ler direk, sololar ham ve uzun. Dio döneminde aynı gitarist daha katmanlı, daha biçimsel bir yapıya geçti. "Sign of the Southern Cross" gibi şarkılarda Iommi'nin gitarı neredeyse orkestral bir işlev görüyor. Bu dönüşüm Iommi'nin kapasitesinin değiştiğini göstermiyor, yeni vokalistin müziğe farklı bir alan açtığını gösteriyor. Dio'nun sesi Iommi'ye yeni bir şey söyletti.
Şimdi bazen, yağmurlu bir gecede, perde yine yarı kapalı, "Black Sabbath" şarkısını baştan başlatıyorum. İlk riff geliyor. O ağırlık, o yavaşlık, Iommi'nin protez parmaklarıyla çıkardığı ses. Sonra Ozzy giriyor. Titrek, pürüzlü, bir yerde askıda.
Ve artık o eksikliği farklı duyuyorum.
Ozzy'nin sesindeki tamamlanmamışlık, o sürekli bir şeyin kenarında durma hali; bu bir kusur değil, bir dürüstlük. Birmingham'dan çıkan o müzik pürüzsüz bir ses kaldıramazdı. Ozzy tam da orada, tam da o an, tam da o müziğin içindeydi. Dio teknik açıdan onu geçiyor ama Ozzy o müziğin zorunlu sesiydi ve zorunluluk, mükemmeliyetten önce gelir.
Rock tarihi bize sık sık yanlış soruyu sorar: Hangisi daha iyi? Ozzy mu, Dio mu? Ama bu soruyu sormak, tohumun mu yoksa meyvenin mi daha değerli olduğunu sormak gibi. Ozzy dönemi bir türü icat etti, henüz adı bile konulmamış bir şeyi. Dio dönemi o türü olgunlaştırdı, biçimlendirdi, mükemmelleştirdi. Bu ikisi aynı sorunun farklı cevapları değil, farklı soruların aynı cevabı.
"Aynı grup mu bu?" diye sormuştum. Cevap hem evet hem hayır. Aynı eller, aynı şehir, aynı karanlık ama farklı bir büyüklük. Biri zorunluluktan doğan, biri ustalıktan gelen. Biri bir çığlık, biri bir katedral.
Kulaklığı çıkarıyorum. Dışarıda hava çoktan kararmış. Perde hala yarı kapalı.



Yorumlar