top of page

Hardcore'un Kısa Tarihi - Bölüm I: Öfkenin Etiği (1980–1990)

  • Yazarın fotoğrafı: Orhun Kaan Kahraman
    Orhun Kaan Kahraman
  • 2 saat önce
  • 10 dakikada okunur
Cottagecore, fairycore, barbiecore, goblincore gibi internet kültürünün ürettiği yaşam tarzı etiketleri; metalcore, grindcore, sasscore, deathcore, slowcore, breakcore gibi müzikal alt-türler... Bu yazı dizimizde bu "-core"ların kökenine ineceğiz: hardcore, ya da tam adıyla hardcore punk

Cottagecore, fairycore, barbiecore, goblincore gibi internet kültürünün ürettiği yaşam tarzı etiketleri; metalcore, grindcore, sasscore, deathcore, slowcore, breakcore gibi müzikal alt-türler... Bu yazı dizimizde bu "-core"ların kökenine ineceğiz: hardcore, ya da tam adıyla hardcore punk (yazı boyunca kısaca "hardcore" diyeceğiz). Thrash metal'i, death metal'i, hatta black metal'i bile dolaylı yoldan şekillendirmiş bu müziği ve onun etrafında kurulan alt kültürü dört bölümde inceleyeceğiz.


Burada özellikle Amerikan hardcore'una odaklanacağız. Neden? Çünkü bugünkü kültürel sızıntının kaynağı büyük ölçüde orası. Elbette grindcore İngiltere kökenlidir, crust punk ve anarcho-punk Avrupa'da doğmuştur — hardcore'un coğrafyası tek bir ülkeye sığmaz. Ama "-core" ekinin bugün taşıdığı estetik ve kültürel yük, doğrudan Amerikan sahnesinin mirasıdır. Dizi boyunca bahsedeceğimiz "hardcore" bu yüzden Amerikan hardcore'u olacak.

Dört bölüm şöyle ilerleyecek: ilk bölüm türün doğuşu ve ilk gelişimi (1980-1990), ikinci bölüm türün metal ve diğer alt-türlerle melezleşip sertleştiği dönem (1990-2000), üçüncü bölüm türün MTV tarafından keşfedilip yumuşatıldığı, esasen öz kimliğini kaybettiği dönem (2000-2010), dördüncü bölüm de 2010'dan günümüze türün küllerinden yeniden doğuşu.

80'ler, müzikal anlamda büyük yeniliklerin yaşandığı ama aynı zamanda derin bir politik ve ekonomik kırılmanın olduğu bir on yıldı. Thatcher ve Reagan'ın simgeleştirdiği neoliberal düzenin kuruluşu, sanayi sonrası şehirlerde işsizlik, sosyal devletin geri çekilmesi, Soğuk Savaş'ın nükleer kaygısı; bütün bunlar gençlik için bir "gelecek yok" hissi üretti. Tam da bu boşlukta, sokağın öfkesini taşıyan bir müzik biçimi doğdu.



Burada teorik bir soruyu sormamız gerekiyor: Neden ötekileştirilenler, dışlananlar bu kadar sert, kabaca üretilmiş, ticari olmayan bir müziğe yöneldi?


Steven Blush, American Hardcore: A Tribal History kitabının girişinde bunu netleştirir: hardcore onun için sadece bir müzik türü değil, kendi başına bir kabile, bir yaşam biçimiydi. Ona göre bu sahneye katılanlar arasında istismar görmüş ya da yabancılaşmış gençler, daha iyi bir dünya isteyen idealistler, sadece öfkesini boşaltmak isteyenler vardı. Ama ortak nokta, hepsinin ana akım toplumla bir çatışma içinde olmasıydı. Blush'a göre bu sahnenin asıl başarısı, "tuhaf" hissedip yalnız kalan gençlere "sen de yalnız değilsin" demesiydi.



Burada sosyal bilimlerden azıcık faydalanacağım. Sıkıcı bir yere çekmeden ufacık ama. Sosyolojik duygu/duygulanım(affect) teorisi açısından bakarsak, hardcore konseri klasik bir "izleyici-sahne" ilişkisini reddeder. Mosh pit'te beden bedene çarpar, ses fiziksel bir baskı haline gelir, şarkı sözleri toplu olarak haykırılır. Sara Ahmed'in tabiriyle duygu bireyin içinde değil, bedenler arasında dolaşan bir şeydir. Hardcore sahnesi bu dolaşımı kasıtlı olarak yoğunlaştırır. Mosh pit, bireysel öfkenin kolektif bir "affectual atmosfer"e dönüştüğü andır. Bourdieu'nün alan teorisi ise bize hardcore'un neden kendi ekonomisini, kendi dağıtım ağını, kendi estetik kodlarını kurduğunu açıklar. DIY etik (kendin pişir, başkalarını doyur), bağımsız label'lar, fanzin kültürü. Bunlar hardcore'un ana akım kültür alanından özerk bir alan kurma girişimidir. Tabii bu özerklik kalıcı değildir; üçüncü bölümde göreceğimiz gibi, alan zamanla yeniden ana akımın çekim gücüne kapılır. Dick Hebdige'nin Subculture: The Meaning of Style'da geliştirdiği "sembolik direniş" kavramı ise hardcore'un giyim kodunu, tıraşlı kafasını, estetik sertliğini anlamlandırmamıza yardımcı olur. Hebdige'ye göre alt kültürler, gündelik nesneleri ve görünüşleri "bricolage" yoluyla yeniden kodlayarak ana akıma karşı sessiz bir direniş üretir. Hardcore'un tıraşlı kafası, deri ceketi, agresif duruşu bu yüzden sadece bir "stil" değil, bir politik beyandır.



Buradan çıkarmamız gereken şey şu: hegemonik kültüre, sınıfa, iktidara karşı direniş, alt kültür bağlamında hardcore ile bambaşka bir yoğunluğa ulaştı. DIY anlayışı, veganlık ve queer kimliklere açık kapı bırakması, anti-faşist tutumu; bunların hepsi hardcore'u salt bir müzik türünden çok, hegemonyayı sarsmaya çalışan bir direniş pratiği haline getirir.


Rock tarihi, bu tür "stil ve karşı-stil" dalgalarıyla doludur. 60'ların temiz, kurumsal pop-rock'una karşı İngiliz İstilası gelmiş, o da zamanla kurumsallaşıp "mush" haline gelmişti. 70'lerin sonunda punk, rock kültürünü çöp tenekesine atan bir patlama olarak doğdu. Ama o da hızla "New Wave" adıyla yumuşatılıp pazarlanabilir hale getirildi. Tam da bu yumuşamaya karşı, "punk is dead" denildiği o anda, hardcore doğdu ve öfkeyi yeniden alevlendirdi.


1980–1982: Kısa, Öz ama Efsanevi - Öfkenin Etiği

Hardcore'un takvimi punk'tan farklı işler. Punk 1976-80 arasında doğup hızla çözüldüyse, hardcore'un en yoğun, en saf hali tam da 1981-82 yıllarına sığar. Henüz bir formülü, bir "doğru yolu" olmayan, neredeyse kendiliğinden oluşmuş bir patlama.


İlk hardcore kuşağı tipik olarak İngiliz punk'ının daha sert kanadını dinliyordu(999, Angelic Upstarts, Sham 69 gibi gruplar) ve buna Ramones'in Amerikan saflığını ekliyordu. Ama Reagan döneminin çocukları bundan daha fazlasını istiyordu: daha hızlı, daha ilkel, daha acil bir şey.

Bu yeni neslin görünüşü de kendine özgüydü: kazınmış kafa, asık surat, ana akıma karşı açık bir nefret. Sahnedeki kadın sayısı azdı ve onlar da kendilerini "yumuşak" göstermemeye özen gösteriyordu. Bu çocukları sıradan öfkeli gençlerden ayıran şey, bulanık da olsa bir politik bilinçti ve kendilerini bir tür "haksızlığı düzeltme" misyonuyla görmeleriydi.

Üç şehir bu sahnenin merkezi haline geldi.



Washington, DC

Sahne, Georgetown Üniversitesi'nin öğrenci radyosu WGTB çevresinde ve Dupont Circle'ın queer-dostu, huzursuz kültürel zemininde filizlendi. Bad Brains(dört siyah müzisyenden oluşan, doğu kıyısının ilk hardcore grubu kabul edilen ekip) sahneye reggae'yi de katarak şehrin sesini şekillendirdi. Ian MacKaye ve Jeff Nelson'ın kurduğu Teen Idles dağıldıktan sonra, 1980'in sonunda Minor Threat doğdu. Grup sadece üç yıl sürdü (1980-83), üç EP ve bir albümle tarihe geçti. Ama bu kısalık, etkisinin küçüklüğüyle karıştırılmamalı.



MacKaye'nin kurduğu Dischord Records etrafında State of Alert (Henry Rollins'in ilk grubu), The Faith, Government Issue, Void gibi isimler şekillendi. MacKaye'nin sonraki projesi Fugazi, post-hardcore'un kurucu taşlarından biri olacaktı. Yani bugün "emo" ve "post-hardcore" dediğimiz şeylerin kökeni de doğrudan bu DC sahnesine uzanıyor.


New York

Bad Brains'in DC'den taşınmasıyla güçlenen NYC sahnesi, kendi karakterini geliştirdi. Cro-Mags ve Agnostic Front gibi gruplar, şehrin thrash metal sahnesiyle iç içe geçti. Bu, ileride göreceğimiz metal-hardcore melezleşmesinin ilk tohumlarıydı. NYC'nin bu erken metal yakınlığı, sonradan Helmet ve Biohazard gibi gruplarla punk ve metal arasındaki sınırı daha da bulanıklaştıracaktı.


Los Angeles

Amerikan hardcore'unun belki en ikonik ismi burada çıktı: Black Flag. Henry Rollins'in (DC kökenli, Dischord'da kayıt yapmış biri) vokalist olarak katılmasıyla efsaneleşen grup, gitarist Greg Ginn'in kurduğu SST Records'un amiral gemisiydi. SST aynı zamanda The Minutemen, Hüsker Dü, Sonic Youth gibi isimleri de barındırıyordu.

Bu üç şehir dışında bir de İngiltere'de Crass ve The Exploited gibi gruplarla şekillenen bir sahne vardı. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor: bu gruplar genellikle "crust punk" olarak sınıflandırılır, hardcore punk'tan ayrı bir estetik ve sonik kimliğe sahiptir. Aynı şey mi, değil mi tartışmalı ama ben ayrı bir kategori olarak ele almayı tercih ediyorum.


Bad Brains: Sahnenin İçindeki Anomali

Hardcore'un DC kanadından bahsederken Bad Brains'i ayrı bir paragrafa taşımak gerekiyor, çünkü grup sahnenin "norm"unun tam dışındaydı. Dört siyah erkek, Rastafari inancını benimsemiş müzisyenler olarak, yanlarında çaldıkları gruplardan her açıdan farklı görünüyorlardı; sahnede öfkeli haykırışlar moda olduğu bir dönemde, Bad Brains'in ruhani temeli ve "Positive Mental Attitude" anlayışı şarkılarına bambaşka bir mesaj kazandırıyordu. Bu "PMA" kavramı tesadüfen değil, doğrudan Napoleon Hill'in Think and Grow Rich kitabından alınmıştı. Yani sahnenin nihilist öfkesine karşı, tuhaf bir biçimde Amerikan self-help kültürüyle harmanlanmış bir pozitiflik söylemi.

Grup başlangıçta caz-fusion bir topluluk olarak kurulmuştu; punk'la tanışmaları ve hemen ardından Bob Marley konserine gitmeleri, onları aynı anda iki zıt kutba çekti: punk'ın hızına ve sertliğine, reggae'nin ve Rastafari hareketinin ruhani dünyasına. Bu ikisini aynı sette, aynı şarkı setinde yan yana koymak o döneme kadar kimsenin yapmadığı bir şeydi. Hiçbir grup, punk olsun olmasın, bunu yapmıyordu.


Bu ırksal ve estetik anomali, dizimizin ikinci temel meselesine(hardcore'un ne kadar "beyaz adamın müziği" olduğu meselesine) erken bir itiraz niteliğindedir. Bad Brains'in varlığı, sahnenin baştan beri ne kadar homojen olmadığını, ama aynı zamanda zamanla nasıl giderek beyazlaştığını da gösteriyor. Grubun bu füzyonu sadece müzikal değil, aynı zamanda ruhani ve politik bir duruştu; H.R.'nin sözleri sıklıkla ruhsal uyanıştan, direnişten ve Afrika kökenli bilinçten bahsediyordu. Bu yüzden Bad Brains, hardcore'un "anti-faşist" kimliğinin sadece soyut bir slogan olmadığını, ırksal dışlanmaya karşı bizzat sahnenin içinden gelen bir meydan okuma olduğunu da gösteriyor.


(Burada dürüst olmak gerekirse bir çatlak da var: grubun Rastafari inancı, dönemin bazı homofobik söylemleriyle de iç içe geçmişti ki bu da bize hardcore'un hiçbir zaman tek bir ahlaki bloka indirilemeyeceğini hatırlatıyor. İlerleyen yazılarımızda hardcore'un içindeki bu gerilimlere -örneğin straight edge'in zaman zaman militanlaşması gibi- tekrar döneceğiz.)

Bad Brains 1980'de New York'a taşındığında, NYC sahnesinin kıvılcımını da onlar ateşledi: Cro-Mags ve Agnostic Front'un sonraki sertliği, doğrudan onların yarattığı zeminde büyüdü.



Straight Edge: Bir Şarkıdan Bir Felsefeye

1981'de Minor Threat, sadece 46 saniye süren bir şarkı yayınladı: "Straight Edge." Bu kısacık parça, hardcore tarihinin en uzun ömürlü alt kültürlerinden birinin fitilini ateşledi. Ian MacKaye, etrafındaki arkadaşlarının alkol ve uyuşturucuya kayışını izlerken(özellikle bir süreliğine Kaliforniya'ya taşınıp döndüğünde tanıdıklarının ne hale geldiğini gördükten sonra) bunun punk'ın gerçek ruhuyla çeliştiğini düşünmüştü. Ona göre sarhoşluk, uyuşturucu, gelişigüzel cinsellik aslında "mainstream" bir davranıştı; punk'ın bütün meselesi ana akıma karşı durmaksa, kendini kontrolsüzce tüketmek bu duruşla çelişiyordu.



MacKaye bunu hiçbir zaman bir "hareket" olarak tasarlamadı, kendi sözleriyle bu sadece yazdığı bir şarkıydı, başkalarına nasıl yaşamaları gerektiğini dikte etmek değildi. Ama etki kontrolden çıktı. Sembolü bile tesadüfen doğdu: Teen Idles, San Francisco'da bir kulüpte yaş sınırı altında oldukları için ellerine kocaman bir siyah "X" çizilmişti. Bunu DC'ye getirip yerel kulüplere önerdiler, gençlerin konserlere girebilmesi için. O "X" kısa sürede bir gurur sembolüne, bir kimlik işaretine dönüştü.



Burada altını çizmemiz gereken nokta şu: straight edge, kendini kısıtlama üzerinden değil, kontrol üzerinden tanımlıyordu. MacKaye'nin "Out of Step" şarkısındaki mantığı netti: sigara içmemek, içki içmemek, gelişigüzel cinsellik yaşamamak, zihni açık tutmanın bir yoluydu. Bu, bedeni kapitalist tüketim döngüsünden (alkol endüstrisi, sigara endüstrisi, "parti kültürü") çekip alma girişimiydi. "isyan içinde isyan" denmesinin sebebi de bu: punk zaten ana akıma karşıydı, straight edge ise punk'ın kendi içindeki hazcı eğilime karşı bir ikinci kopuştu.



Tabii bu hareket de zamanla bölündü. Bazı çevreler (örneğin "Krishnacore" gibi Hare Krishna'dan beslenen kollar) buna dinsel/transandantal bir boyut kattı. İkinci dalga straight edge(80'lerin ortasından itibaren) daha militan, hatta bazı sahnelerde başkalarına dayatmacı bir tona evrildi; üstüne bir de heavy metal etkisiyle sertleşti. Bu ikinci dalga aslında ikinci yazımızın (1990-2000) merkezi meselelerinden biri olacak: tough guy hardcore ve straight edge'in metale kayışı tam burada başlıyor.


Jello Biafra ve Dead Kennedys: Hicvin Silah Haline Gelmesi

LA üçgenini tamamlayan bir isim var ki, ayrı bir bölüm hak ediyor: San Francisco'nun Dead Kennedys'i ve onun değişmez sözcüsü Jello Biafra (asıl adıyla Eric Boucher). Dead Kennedys'i diğer hardcore gruplarından ayıran şey, öfkenin doğrudan, ham bir bağırışla değil, keskin bir alaycılıkla iletilmesiydi. Grubun 1979'daki ilk single'ı "California Über Alles" bunun en net örneği: başlık, Almanya'nın milli marşının ilk dizesine ("Deutschland, Deutschland über alles") bilinçli bir gönderme yapıyordu ve dönemin California valisi Jerry Brown'u(kendisini bir tür "Zen faşist" olarak hayal ederek) hedef alıyordu. Şarkı sözleri, Brown'un hippi takipçilerine zorla meditasyon ve organik gazla toplama kampı imgelemi dayatan bir diktatör fantazisi kuruyordu.



Burada önemli olan, Biafra'nın hicvinin sadece sağı değil, soldaki kendini beğenmiş liberalizmi de hedef almasıydı. Biafra hippilere karşı açık bir tiksinti besliyordu ve Dead Kennedys, hem sol hem sağ politikacıları aynı keskinlikte hicvediyordu. Reagan seçildiğinde şarkı yeniden yazıldı: "We've Got a Bigger Problem Now" adıyla, artık doğrudan Reagan'ı hedef alan, lounge-jazz girişli daha yavaş bir versiyon olarak. Bu "şarkıyı güncelleme" pratiği, Biafra'nın hicvi statik bir nesneden ziyade canlı, sürekli güncellenen bir silaha dönüştürdüğünü gösteriyor. Yıllar sonra Schwarzenegger için de aynı şarkı tekrar yazıldı.


Grubun diğer klasiği "Holiday in Cambodia," Kamboçya'da Kızıl Khmer rejimi altında yaşanan soykırıma alaycı bir göndermeyle, ayrıcalıklı sınıfın bu acıyı görmezden gelme kapasitesini hedef alıyordu. "Kill the Poor" ise "öldür, öldür, fakirleri öldür" nakaratıyla dinleyiciyi şoke edip, toplumun yoksulları insanlıktan çıkarma eğilimini sorgulamaya zorluyordu.


Biafra'nın anti-faşist duruşu sadece lirik düzeyde kalmadı, doğrudan eyleme döküldü. 1981'de yayınlanan "Nazi Punks Fuck Off" şarkısı, hardcore sahnesinin içine sızan neo-Nazi ve faşist eğilimli punklara doğrudan bir saldırıydı. Bu, hardcore'un kendi içindeki ırkçı/faşist unsurlara karşı sahneden gelen ilk ve en açık reddiyelerden biri. 1984'te ise grup, Cumhuriyetçi Parti'nin Dallas'taki kongresinin dışında Ku Klux Klan kukuletalarıyla sahneye çıkıp, kukuletaları çıkararak altından Reagan maskeleri çıkarmıştı: siyasi iktidar ile örgütlü ırkçılık arasındaki çizgiyi görsel olarak silen, doğrudan bir performatif eylem.



Bu noktada teorik bağlama dönelim: Biafra'nın hicvi, Hebdige'nin "sembolik direniş" kavramının sözel/performatif bir versiyonu gibi okunabilir. Bricolage burada kıyafet ya da estetikte değil, dilin ve sembollerin (Nazi imgeleri, başkanlık söylemi, reklam jargonu) yeniden kodlanmasında gerçekleşiyor. Biafra, iktidarın kendi dilini alıp ona karşı silah haline getiriyor.

Dead Kennedys 1986'da, ironik bir biçimde bir "ahlaksızlık" davası yüzünden dağıldı, ama Biafra'nın kurduğu Alternative Tentacles label'ı ve onun açtığı politik hiciv damarı, hardcore'un sonraki kuşaklarına doğrudan miras kaldı. Bu damarın en güçlü takipçilerinden biri, 90'larda Kanada'dan çıkan Propagandhi olacak. Anarşist, feminist, çevreci ve açık anti-kapitalist duruşuyla, Biafra'nın açtığı "şarkı sözünü bir politik manifestoya dönüştürme" çizgisini doksanlara taşıyan grup. İkinci yazımızda Propagandhi'yi ve onun straight edge ile kesişen ama farklı bir politik yöne giden çizgisini ayrıntılı olarak ele alacağız. Çünkü Propagandhi, hardcore'un metale kayan "tough guy" kanadına karşı, tam tersi yönde, daha açık politik bir hardcore'un nasıl hayatta kaldığını gösteren en iyi örnek.



1985 Sonrası: Çatlağın Büyümesi: Crossover Thrash ve İki Yol

1985'e gelindiğinde hardcore artık kendi içinde bölünmüş bir alandı ve bu bölünme tam da ikinci yazımızın temelini oluşturacak. Bir yanda, hardcore'un metalle giderek daha sıkı kucaklaştığı bir cephe vardı. 1985'e gelindiğinde, SS Decontrol, DYS ve The F.U.'s gibi öncü Boston hardcore grupları artık heavy metal çalmaya başlamıştı. Steven Blush'un bunun için söylediği şey çok yerinde: Black Flag ve Dead Kennedys'ten sonra en yoğun müzik Slayer ve Metallica'ydı, dolayısıyla herkes o yöne kayıyordu. Bu da kelimenin tam anlamıyla bir "kültür savaşına" dönüştü.



Bu kucaklaşmanın adı oldu: crossover thrash. New York'tan Agnostic Front, N.Y.C. Mayhem ve Stormtroopers of Death; Los Angeles bölgesinden Cryptic Slaughter(özellikle yukarıdaki şarkıdaki blast beat'lere dikkat etmenizi öneririm) ve Suicidal Tendencies, Corrosion of Conformity gibi gruplar bu erken crossover albümlerini yayınlayan isimlerdi. Stormtroopers of Death'in hikâyesi bu melezlenmenin ne kadar organik, hatta gündelik bir biçimde gerçekleştiğini gösteriyor. Grup, Anthrax gitaristi Scott Ian ile davulcu Charlie Benante'nin eski bas gitaristleri Dan Lilker ile yeniden bir araya gelmesiyle 1985'te New York'ta kuruldu ve aslında stüdyoda boşta geçirilen zamanın bir yan ürünüydü. Suicidal Tendencies ise belki bu geçişin en simgesel örneği: grubun 1983 tarihli ilk albümü hardcore punk olarak kabul edilirken, sonraki dönemde gitarist Rocky George ve Mike Clark grubun müzikal yönünü hardcore'dan thrash metal'e kaydırdı. Bu dönüşüm crossover thrash türünün doğuşuna yol açtı.


Bu melezleşmenin özeti şu: hardcore'un hız ve DIY etiği, metalin teknik kompleksliği ve riff kültürüyle birleşince ortaya çıkan tür kısa sürede kendi kimliğini buldu. Crossover thrash'in çatısı altında doğan bu yeni füzyon türü, ileride "metalcore" adıyla anılacak daha geniş bir akımın da temellerini attı. Bu da bizi doğrudan ikinci yazımıza taşıyan köprü: 90'larda metalcore, beatdown hardcore ve tough guy hardcore'un yükselişi, aslında 1985'te NYC ve Boston'daki bu erken metal flörtünün olgunlaşmış hali olacak.,



Ama aynı dönemde, tam tersi bir yöne giden ikinci bir cephe daha vardı. Minor Threat'in dağılmasından sonra Ian MacKaye'nin DC'de açtığı kapı, daha içe dönük, daha duygusal, daha az "tribal" bir hardcore biçimini olgunlaştırıyordu. Rites of Spring gibi gruplarla 1985'te DC'de filizlenen bu akım, sonradan "emo-core" ve "post-hardcore" diye anılacak köklerin ilk tohumlarıydı. MacKaye'nin kendisi de 1987'de Fugazi'yi kurarak bu çizgiyi resmileştirdi. Yani aynı şehirde, aynı yıllarda, hardcore birbirine taban tabana zıt iki yöne doğru patlıyordu: bir tarafta metale doğru sertleşme, diğer tarafta içe dönüşle yumuşama.


BÖLÜM SONU!!!!

1980'lerin hardcore'u, kısacık ama yoğun bir on yıldı. Reagan-Thatcher döneminin neoliberal sıkışmasına karşı doğan bir öfke patlamasıydı; DIY etiğiyle kendi ekonomisini, kendi estetiğini, kendi ahlakını kurmaya çalışan bir alt kültürdü; Bourdieu'nün tabiriyle ana akım kültür alanından özerk bir alan açma girişimiydi. Ama 1985'ten itibaren bu özerklik alanı kendi içinde çatallanmaya başladı. Bir yanda metale doğru sertleşen, "tough guy" bir hardcore biçimi belirginleşiyordu; öbür yanda MacKaye'nin DC çizgisi, post-hardcore ve emo-core'a doğru içe kapanıyordu. Bir başka koldaysa Biafra'nın açtığı keskin, sözel politik hiciv damarı, doksanlarda Propagandhi gibi gruplarla yeniden canlanacaktı.


Bu yolların hepsi 1990'larda kendi olgunluk dönemlerine ulaşacak. İkinci yazımızda bu ayrışmayı derinlemesine işleyeceğiz: straight edge'in nasıl beatdown hardcore'a ve tough guy hardcore'a evrildiğini, death metal'le kurulan ilişkiyi, post-hardcore ile emo'nun kendi başına bir tür haline gelişini ve Propagandhi gibi gruplarla politik hardcore'un nasıl hayatta kaldığını.

Yorumlar


Rock ve Metal Haberleri İçin Abone Olun!

RÖPORTAJLAR

LİSTELER

YENİ ÇIKANLAR

  • White Facebook Icon
  • Instagram - Beyaz Çember

Kritikzine 2024 by Kritik Records © Tüm Hakları Saklıdır

ALBÜM KRİTİKLERİ

HAKKIMIZDA

Rock metal haberleri, röportajları, albüm incelemeleri içeren güncel müzik portalı

bottom of page