The Gathering - Mandylion 30. Yıl Dönümü Konseri İncelemesi
- Ayberk Kaan Güneş

- 3 saat önce
- 5 dakikada okunur
Geçtiğimiz hafta İstanbul’da benim için yılın en önemli konserlerinden biri gerçekleşti. Canımdan çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim ama bazı anlarda kalbimin onun için attığını iddia edebileceğim Anneke van Giebersgen, yıllar sonra The Gathering’e geri dönmüş ve de en sevdiğim albümleri olan, (hatta en sevdiğim gotik metal albümü olan) Mandylion için anma konseri mi yapacaklarmış? İlk duyduğumda gerçekliğine pek inanamadım, belki de o yüzden bileti oldukça geç aldım. Sold-out olursa karaborsa falan Allah ne verdiyse alacaktım ama erken almamam biraz benim aptallığıma yazar. Neyse; vardık, dinledik, mest olduk. Şimdi de üzerine yazıyoruz, hayat bize güzel (şu anlık).

Öncelikle bu yazıyı The Gathering üzerine yazacağım, o yüzden The Pineapple Thief sever arkadaşlardan özür dilemiyorum sadece bir bildiride bulunuyorum. Grup hakikaten güzeldi ve sonrasında açıp dinleyeceğim çok sağlam şarkılar vardı (hele Tool’vari bir pasaj tekrarlayan o şarkı… seni bulacağım). Ama genel olarak daha yavaş ve popsu şarkıları bana hitap etmedi, bir de The Gathering için gelmiş olduğumdan hafif sıkıldım. Daha Haken’si bir performans beklemiştim ama grubun adı ananashırsızı olunca o kadar proglaşamıyorlar demek ki. Bu arada bateristleri Porcupine Tree ve King Crimson’da da çalıyormuş, oha yani. Adam (Gavin Harrison) hakikaten muazzam çalıyordu ve Zorlu’nun ışıklandırması altında silüeti Joker’e benziyordu (Heath Ledger olanındanda, ruhu şad olsun). Neyse efendim, asıl yemeğe geçelim.

Konserlerden önce setlist.fm’den setlisti kontrol etme alışkanlığım pek yok o yüzden ben The Gathering’in Mandylion’u baştan sona çalıp gideceklerini, yanına belki bir iki şarkı ekleyeceklerini düşünmüştüm. Bu düşüncemde iyi ki yanılmışım çünkü çok planlı ve tutarlı bir setlist hazırlamışlar. Grubun çok geniş, on iki albümlük bir diskografisi var aslında ama turun anlamının 2007’den beri The Gathering bünyesinde olmayan (2014’te grupla yaptığı birkaç canlı konseri saymazsak) Anneke van Giersbergen’in gruba geri dönüşü olduğunu düşünürsek, her albümden çalmaları beklenemezdi. Grup da oldukça dengeli ve Mandylion temalı bir setlist düşünerek, açılış ve kapanışa dörder tane Mandylion şarkısı koyup, kalan şarkıları aralara yerleştirmiş.
Ne yazık ki konserin ilk dakikalarında, The Pineapple Thief’te mükemmel olan ses dengesi oldukça bozuktu. Zorlu’da daha önce Blind Guardian ve King Diamond konserleri dinlemiş birisi olarak, ilk defa bu sahnede ses sıkıntısı yaşadım ve oldukça şaşırdım. Hatta büyük bir beklentiyle bu konsere getirmiş olduğum, haftalarca grubu ve konseri hype’layıp durduğum arkadaşlarıma da mahcup hissettim çünkü başta grup çalamıyor sandım ama In Motion #1 sıralarında sanırım, sistemde bir şeyler düzelince dedim ki, evet, The Gathering bu işte.

Benim Mandylion sonrası dönemden en sevdiğim albüm Souvenirs, hatta metalle hiç alakası olmayan arkadaşlarımın bile severek dinlediği bir albüm olur kendileri (bazılarına ben önermiş olabilirim zamanında, ehehehe). O sebeple sadece Souvenirs’ten sadece Broken Glass çalınması bizleri birazcık üzdü ama albümün en sağlam şarkısı çalınmış bari diyerek de teselli buldum (ama You Learn About It veya We Just Stopped Breathing’i canlı dinlemeden ölmek de istemem doğrusu…). How to Measure a Planet ve If_then_else’ten şarkıların da sonraya art arda eklenmesi benim hoşuma gitmiş olsa da arkadaşlarım özellikle de Anneke’nin vokalleri fazla teknik olduğu ve bir albüm içerisinde de genelde benzer tarzda olduğu için albümsel sıralamayı biraz sıkıcı buldular. Bence adil bir eleştiri, yine de şarkıların yerini düzenleme fırsatı bana verilseydi değişiklikte bulunacağımı sanmıyorum.

Bu arada, turne sırasında hastalanmış olan Frank Boeijen’in yokluğunda klavyede Remco van Zandvoort vardı. Grupla daha önce 2022’de çalmış Zandvoort ama anladığım kadarıyla bir son dakika gelişmesiyle turneye ortasından dahil olmuş. Çünkü Probably Built in the Fifties’in introsunda iki üç yerde zamanlamayı karıştırdı ve davulcu Hans Rutten ile bakışıp gülüşmelerine şahit oldum. Ben şahsen bu tarz hataları çok takmıyorum, hatta konserle alakalı tatlı bir anı da oluşturduğu için denk geldiğim zaman aklıma kaydediyor ve bir gülümsemeyle anıyorum. Diğer müzisyenlerin de grubun asıl üyelerinden olması ve bunca yıl sonra hala birlikte çalabiliyor olmaları da oldukça imrendiğim ve kendim için istediğim bir şey.

In Motion #2 ile Mandylion’a coşkulu bir dönüş yapılırken, konserin kalanı boyunca tek bir saniye bile sıkılmayacağımın farkındaydım. Bir gün Mandylion için ayrıca bir albüm incelemesi yazacağım, (bu işe daha önce talip olmuş sevgili Kritikzine yazarlarından önce davranabilirsem elbet, keh keh) o yüzden buraya albüm üzerine değil ama bu konserin tecrübesi üzerine yazmak istedim. Mandylion albümünün çok ilginç bir özelliği var, birçok metal türü ve yaklaşımının kesişiminde, tam bir geçiş döneminde, farklı bir kafayla yazıldığı için aynı şarkı içerisinde hem dünyalar yokmuşçasına kafa sallayabiliyor hem de hüznün doruklarında gezinebiliyorsunuz. İşte bu ikircikli hissiyat, bu konserde ayyuka çıkmış vaziyetteydi. In Motion’lar ve Leaves’te bazen tek, bazen iki elim kalbimde dinlediğim bestelerden sonra Sand and Mercury’de hipnotize olmuş şekilde headbang atabilmek gerçekten deneyimlemeye yıllardır ihtiyacım olan bir şeydi.

Hepimizin beklediği ana, Strange Machines’e geçmeden önce Anneke hakkında konuşmak istiyorum. Yahu, kadın gerçekten yaşlanmamış. Beni, ve muhtemelen sadece beni değil, binlerce insanı kendisine aşık ettiren bir canlı performansı var Strange Machines’te, daha 23 yaşındayken. Neşeli doom metal yapılabileceğini ve metal müziğin zıtlıkları çok iyi kaldırabilecek doğasını, (sanırım) Adidas eşofman altı ve sade bir giyimle sahnede hoplayıp zıplayan genç Anneke’den daha iyi gösterebilmiş bir insan olduğunu düşünmüyorum. Üçüncü verse’ün sonunda, (What I want it to do) şarkıyı breakdown’a geçiren yerdeki o tatlı ses çatallaşması bile, tamamen içtenlik, doğallık ve neşeden beslenen bir doom metalin ne kadar harikulade bir şey olabileceğini gösteriyor bizlere.
Evet, Anneke o tatlı ses çatallaşmasını yapmadı ve evet sahnede o kadar hoplayıp zıplamadı da çünkü artık 23 yaşında değil (ve muhtemelen bir şeyler kullanmıştı o sahne öncesinde, suçlamış gibi olmayayım ama…), ama her zamanki kadar güçlü bir sahne varlığı koydu ortaya. Dans etti, salındı, en dramatik anlarda yaptığı jest ve mimiklerle bizi mest etti. Ve ben, tüm bu anları, bazen tek ama çoğunlukla iki elim kalbimde izledim. Aura diye bir şey varsa şayet, Anneke bu erdemden bayağı nasiplenmişe benziyor çünkü ben bu derece yoğun bir celebrity crush yaşadığımı hatırlamıyorum. İnanılmaz bir enerjisi var yahu, izlerken istemsizce o kadar gülümsüyordum ki bir noktadan sonra yanaklarımın ağrıdığını fark ettim. Ciddiyim, bir iki gün kadar çok mimik yapmaktan ve gülümsemekten kaçındım, sol yanağımda hafif bir kasılma vardı.

Tüm salonca hoplayıp zıpladığımız, muhteşem bir Strange Machines performansından sonra, encore sonrasına sakladıkları Travel ve Saturnine ile döndüler. İkisi de benim şahsen elle açıp dinlediğim şarkılar değil ama oldukça sağlam şarkılar. Haklarını vermek lazım, bu kısımda performansları o kadar iyiydi ki biraz yorulmuş ve sıkılmış olan arkadaşım (bateristim olur!) koşa koşa yanımıza yeniden döndü: “Abi bu neymiş ya!” diyerek. Ben de bundan sonra sadece Always... / Mandylion / Souvenirs dinlemeyip, arada bu albümleri de baştan dönme kararı aldım. Öncesindeki The Pineapple Thief sürpriziyle de birleşince, muhtemelen gelmiş olan herkesi bir dereceye dek doyuran, memnun bırakan ve tadı damağında kalan bir konser dinlemiş olduk. Bundan sonraki temennim, Anneke’nin hep böyle genç kalması ve The Gathering ile kalarak, bir noktada Souvenirs için de bir albüm konseri vermesi. Bak o konser bir gerçekleşsin var ya, dünyanın öbür ucunda bile yapılsa gidiyorum!
(Nereye gidiyorsun hocam, yeşil pasaportun seneye bitiyor :/ )




Yorumlar