Konser İncelemesi: Trivium 12 Yıl Sonra İstanbul'da!
- boraturkmen01
- 12 dakika önce
- 3 dakikada okunur

Modern metalin en kusursuz gruplarından biri olan Trivium, 30 Haziran gecesi Maximum Uniq'te verdiği konserle uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir performansa imza attı. Uzun süredir ülkemize gelmiyorlardı özlemiştik. Daha önce 2012 ve 2014'te İstanbul'da sahneye çıkan grup, uzun bir süreden sonra tekrar aramızdaydı. Konser alanının kapıları açıldığı andan itibaren içeride biriken o yoğun ve sabırsız enerji, gecenin nasıl geçeceğinin ilk sinyallerini veriyordu. Capcanlı, bol enerjik ve unutulmaz bir gece olacağı belliydi. Trivium’u canlı izlemek, buna canlı canlı şahit olmak resmen metal müziğin geçmişiyle geleceğini birleştiren bir sound’u kulaklarımızla duymak, gözlerimizle görmek demektir.
Saatler tam 21:00 olduğunda Trivium sahnede belirdi. The End of Everything’in çalmaya başlamasıyla tam olarak 12 yıl sonra Trivium İstanbul sahnesindeydi artık. Ardından Alex Rüdinger, Pull Harder String to Your Martyr’ın kulaklarımıza kazınmış ve dünyanın en iyi davul solo girişi denildiğinde akla ilk gelen o kısmını çalmaya başladığında, 12 yıllık uzak kalmanın getirdiği o muazzam patlama, grubun sahneyi sarmasıyla birlikte muhteşem bir enerji oluşturdu. Pull Harder’ı herkes bağıra bağıra söyledikten sonra arkasından Strife’ın girişi ile birlikte alandaki herkesin o ikonik intro riffine eşlik ediyordu. Özellikle Matt Heafy’nin Türk seyircisiyle iletişimi çok iyiydi. Şarkı aralarında bol bol konuştu ve şarkı içlerinde sürekli olarak tempoyu yüksek tutturacak şekilde yönetti.

"Strife"ın hemen ardından "A Gunshot to the Head of Trepidation"ın girmesiyle birlikte, alandaki herkes için zamansız bir Ascendancy dönemi nostaljisi başladı. İkiz gitarların kusursuz uyumu, grubun teknik becerisinin canlı performansta da ne denli pürüzsüz olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Gecenin beşinci şarkısı öncesinde ekipmanlar yenilenip gitarlar değişirken, gecenin en unutulmaz jestlerinden biri yaşandı. Matt Heafy, doğrudan Türkiye milli takım formasını giymiş olarak sahneye geri döndü.

Formanın yarattığı o muazzam sinerjinin hemen ardından grup, modern dönemlerinin en güçlü başyapıtlarından biri olan "The Sin and the Sentence"ı canlı bombaladı. Trivium vites düşürmeye niyetli olmadığını gösterdi. Hemen arkasından gelen "Down from the Sky" ile bu kez yönümüzü grubun kariyer zirvelerinden biri kabul edilen Shogun dönemine çevirdik. Grubun agresif ve epik sound'unun canlıda ne kadar devasalaşabileceğini kanıtlayan bu şarkının ardından ise konserin tansiyonu yerini başka bir boyuta bıraktı: "Until the World Goes Cold". Duyabildiğim herkes şarkıya eşlik etti. Grubun melodik yönünün ve Heafy'nin clean vokallerinin ne denli güçlü olduğunu gösteren bu şarkı gecenin en duygu dolu, en tüyleri diken diken eden anı olarak hafızalara kazındı.

Bu yoğun duygusal atmosferin ardından sahnede kısa bir ekipman değişimi daha yapıldı. Grubun metal dünyasında adını duyurduğu ilk dönemlerin iki dev şarkısı olan "Like Light to the Flies" ve "Dying in Your Arms" arka arkaya çalındı ve nispeten duygusal farkındalığı daha yüksek olan Until the World Goes Cold'dan sonra tansiyon yine yükseldi.
Fakat gecenin asıl büyük bombası ve benim için de en büyük sürprizi henüz gelmemişti: "Forsake Not the Dream". Grubun setlistlerinde duymaya pek alışkın olmadığımız, In Waves albümündeki adeta saklı bir cevher niteliğindeki bu parçanın seçilmesi fazlasıyla beni şaşırttı açıkçası. Benim için gecenin ikinci şaşırtıcı bombası “ Silence in the Snow” oldu. Albümü ben çok sevsem de genel olarak diskografi içindeki zayıf halka gibi görüldüğünden bu kadar aktif çalacaklarını tahmin etmiyordum. Silence in the Snow’da özellikle o epik görkemli şekilde giren gitar melodisine eşlik etmek aşırı keyifliydi. Hemen ardından gelen "Throes of Perdition" ile yeniden Shogun döneminin o katmanlı, progresif ve yırtıcı sularına yelken açtık. Şarkının introsu sırasında Matt Heafy seyircilerden circle pit ve wall of death oluşturulması için çağrıda bulundu. O sırada herkes o kadar heyecan dolu bir şekildeydi ki bazıları kendini tutamadı ve erkenden mosh’a başladılar. Bunun üzerine de Matt “not yet ! not yet!” diye heyecanlı kalabalığı uyardı ama kendisi de seyircinin bu ayarsız heyecanına katıldı ve tebessüm etmekten başka bir şey yapmadı.
Progresif geçişleriyle öne çıkan "Catastrophist" ve grubun belki de son üç albüm içinde en akılda kalıcı marş şarkılarından birisiydi. Catastrophist sonrasında herkesin bildiği dillerden düşmeyen iki hit şarkıyla “The Heart from Your Hate” ve “In Waves” konseri sonlandırdılar.
Trivium, benim için sadece sıradan bir müzik grubu değil; bir müzisyen olarak müzik zevkimin şekillenmesinde, müzik üretimine dair vizyonumda yeri bambaşka olan bir grup. Yaklaşık 7-8 senedir bu konserin gerçekleşmesini bekliyordum. Bu yüzden en yakın noktadan izleyebilmek adına, konser günü öğlen saatleri olan 12:00 civarında alandaki yerimi aldım. Saatlerce süren o sabırlı bekleyişin karşılığını ise muazzam bir ses sistemiyle, grubu en ön barikattan izleyerek deneyimledim.
Konserin müzikal ihtişamının yanı sıra, Matt Heafy’nin o bilinen "gurme" kimliği de sahneye taşındı. Türk mutfağına olan aşırı beğenisini dile getiren Heafy, adeta bir yemin edercesine "Geri gelip bütün yemeklerinizi yiyeceğim!" diyerek alandan büyük bir sempati topladı. Bu sıcak etkileşimler, grubun ülkemize sadece bir turne durağı olarak bakmadığının, buradaki ruhu gerçekten hissettiğinin en büyük kanıtıydı. Kulaklarda çınlayan ikonik riffler ve nihayet sona eren koca bir özlem... Dilerim bu muhteşem dörtlü bizi bir 12 yıl daha bekletmez ve en kısa zamanda bu topraklarda yeniden ağırlama şansına erişiriz.

Fotoğraflar için Özgür Elver ve Elif Çiftçi'ye teşekkür ederiz.
📱IG: ozgurelver
📱IG: ellieciftci



Yorumlar