Vincent Damon Furnier Nasıl Alice Cooper Oldu?
- Ceren Ordu
- 26 Şub
- 9 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 26 Şub
Rock müziğin en teatral ve provokatif figürlerinden biri olan Alice Cooper’ı, dünya turnesi kapsamında 13 Haziran’da İstanbul’da izlemeye hazırlandığımız bu günlerde zihnimizdeki tekinsiz imajının köklerine inmekte fayda var. Mevzuya uzak olanlar ya da hafıza tazelemek isteyenler için: İşte Alice 101.

Yıl 1964, yer Phoenix. İleride şovlarıyla rock dünyasını panayır yerine çevirecek olan Alice Cooper, o dönem Cortez Lisesi'nde Vincent Damon Furnier adıyla dolanan bir genç. Bir gün birkaç kafadar okulun yetenek yarışmasına göz dikiyorlar. Göz dikiyorlar dikmesine de ortada tek bir nota basmayı bilen biri bile yok. Haliyle grup çareyi işi dalgaya vurmakta buluyor. Kafada Beatles perukları, elde gitar niyetine sallanan süpürgelerle "The Earwigs" adıyla sahneye fırlıyorlar. Popüler şarkıları tiye alırken kopan alkışın, tüm kaderlerini değiştireceğinden henüz kimsenin haberi yok. Makara tukara derken iş ciddiye biniyor. Grup süpürgeleri bir yana bırakıp meşhur ter kokulu Amerikan garajlarının birinde provalara başlıyor. Kan ter içinde geçen provaların ardından "The Spiders" adını alıp Phoenix barlarının altını üstüne getiriyorlar. Fakat bu ufak çaplı şöhret onlara az geliyor. Daha büyük oynamak için rotayı rock müziğin kalbi Los Angeles'a kırıyorlar.
Yalnız Los Angeles sokaklarında işler pek de hayal ettikleri gibi yürümüyor. Hollywood ışıltısı falan derken grup bir anda kendini dımdızlak, beş parasız bir halde buluyor. Tam "The Nazz" adını sahiplenmişlerken, bu ismin çoktan başka bir grup tarafından tescillendiği de ortaya çıkıyor. Ne var ki içine düştükleri bu büyük çıkmaz grubu rock tarihinin en efsanevi isim değişikliklerinden birine itiyor.

Peki bu efsanevi isim nereden geliyor? Her şey menajerleri Dick Phillips’in evinde, dilden dile dolaşacak o karanlık gecede başlıyor. Grup o gece ruhlarla iletişim kurduğuna inanılan Ouija tahtasının başına geçiyor. Phillips’in medyum annesinin de eşlik ettiği seans sırasında tahtadaki harfler tek bir ismi işaret ediyor: A-L-I-C-E-C-O-O-P-E-R. Burada kritik bir detayı da atlamayalım. O günlerde Alice Cooper beş kişilik grubun ortak adı. Vincent Furnier, Cooper personasını henüz tek başına sırtlanmış değil. Fakat ismin etrafında dönen "17. yüzyıl cadısının reenkarnasyonu" söylentisi basının iştahını öyle bir kabartıyor ki, isim yavaş yavaş gruptan kopuyor ve doğrudan Furnier'in tek başına taşıdığı devasa bir alter egoya evriliyor.

Tabii işin bir de perde arkası var. Ouija tahtası ve cadı efsaneleri basını oyalayadursun, Vincent Furnier, Alice Cooper ismini aslında 1960'ların barışçıl "çiçek çocuk" (hippi) akımına okkalı bir tepki olarak seçiyor. "Alice Cooper" kulağa fazlasıyla sıradan bir isim gibi gelse de, işin ucunda sahnede izleyiciyi elinde baltayla bekleyen karanlık bir figür karşılıyor. Furnier tam da bu tezatla seyircinin algısıyla oynamak istiyor. Zaten kendisi de yıllar sonra, 2007 tarihli Alice Cooper, Golf Monster kitabında halkın efsanelere bayıldığını bildiklerini ve seans mevzusunu bilerek reklam malzemesine çevirdiklerini açıkça dile getiriyor:
Ağzımdan çıkan ilk isim bir kız ismiydi. Alice Cooper. Alice. Cooper. Gecenin sonunda isim üzerimize yapıştı gibi bir şey oldu. Bu isimde bir şeyler vardı. Gözümün önünde hemen bir imge canlandı: Bir elinde lolipop, diğer elinde kasap bıçağı tutan küçük bir kız. Lizzie Borden. Alice Cooper. [...] Bir kız değil, bir adam. Tek bir kişi değil, bir grup. Bir kahraman ya da idol değil, bir cani. Bir kadın katili. Garip. Ürkütücü. Çarpık. Belirsiz. Her şey bir bütün haline gelmişti ve o dönem kimse buna benzer bir işe kalkışmıyordu. Üstelik gruptaki herkes heteroseksüeldi. Çocuklara, sanki geleceği görmüşüm gibi, 'bu yeni kimlikler sayesinde ne kadar çok kız tavlayacağımızı biliyor musunuz?' diye sordum. Erkeklerin bizden nefret edeceğini ama kızların bize bayılacağını düşünmüştük (54-55)
İşin mutfak kısmı böyleyken grubun profesyonel müzik dünyasına girmesi, rock tarihinin en tuhaf tesadüflerinden biriyle, Frank Zappa sayesinde oluyor. Keşfedilişleri de muazzam bir fiyaskoyla başlıyor. Los Angeles’taki Cheetah Club’da sahneye çıkan Alice Cooper, o kadar gürültülü ve alışılmadık bir performans sergiliyor ki, on dakika içinde koca salonu boşaltmayı başarıyor. Millet kulaklarını tıkayıp panikle dışarı kaçarken içeride sadece iki kişi kalıyor: Biri Frank Zappa, diğeri ise Shep Gordon. İleride grubun her şeyi olacak olan Shep Gordon, koca salonu on dakikada duman eden bu manyakların deli damarını şak diye fark ediyor. Zappa ise tam o günlerde, piyasanın "fazla tuhaf" bulup kapı dışarı ettiği isimleri toplamakla meşgul. Yani Alice Cooper, Zappa için adeta çöpte bulunan bir elmas. Hatta Zappa, "herkesin nefret ettiği bu grubu mutlaka görmem lazım," diyerek Cooperları evine bile çağırıyor.

Meşhur seçme süreci ise tam da Alice Cooper’dan beklenecek bir absürtlükle yaşanıyor. Zappa grubu akşam saat 7’de evine davet etmiş olsa da, grup üyeleri randevuyu sabah 7 olarak anlayarak gün ağarmadan adrese gidiyorlar ve Zappa bodrum katında uyurken amfileri kökleyip yeri göğü inletiyorlar. Gürültüye uyanan ve sabahın köründe karşısında kostümlü birkaç genç bulan Zappa ile Alice Cooper arasında ise şu efsane diyalog yaşanıyor:
Tamam, tamam! Sizi plak şirketine alacağım ama tek sebebi sizi anlamıyor olmam. Müziğinizden hiçbir şey anlamıyorum ve nasıl bu kadar kaçık olabildiğinize inanamıyorum. Uyuşturucu mu kullanıyorsunuz? [...] San Francisco’dan ya da İngiltere’den olsanız anlardım ama Phoenix mi? Tamam, kesin imzayı atıyoruz. (Alice Cooper, Golf Monster 61)
Fakat Zappa’nın kanatları altında çıkan ilk albümleri Pretties for You (1969) ve Easy Action (1970), grubun anarşik enerjisini ana akımı sallayacak seviyeye taşımaya pek yetmiyor. Alice Cooper’ı kült bir figüre dönüştüren asıl kırılma noktası, prodüktör Bob Ezrin dokunuşuyla oluyor. Ezrin, grubun ham enerjisini ne tam çocuk ne de tam adam sayılan koca bir jenerasyonun isyanıyla birleştiriyor. "I’m Eighteen" (1971) radyolarda patladığı anda Alice Cooper şimdiye dek kimsenin ciddiye almadığı, dışlanmış hisseden her gencin sesi oluyor. Sahnedeki gotik ve karanlık figür ise artık toplumun ucube gözüyle baktığı herkesin dertlerine tercüman oluyor.
Dışlanmışların sözcüsü olmanın hemen ardından ise rock tarihinin gelmiş geçmiş en baba isyan marşlarından "School’s Out" (1972) devreye giriyor. Kişisel görüşüm, insanı bu kadar manyak gibi gaza getiren başka bir parça harbiden yazılmadı yeryüzünde.
Sisteme edilen küfürler bir yana, Alice Cooper'ın sahnedeki görüntüsü de apayrı bir mevzu. Karakterini tamamlayan ikonik göz makyajının arkasındaki isim ise Bette Davis. Gel zaman git zaman, bizimkiler "kimse bize karışmasın, kafamıza göre takılalım" deyip Connecticut taraflarında dev bir malikaneye kapağı atıyor ve tesadüfen efsanevi aktrisle kapı komşusu oluyorlar. Cooper da fırsatı hiç kaçırmadan göz makyajı konusunu bizzat çıtlatıp Hollywood yıldızından onayı alıyor.

Cooper'ın imajı sadece sinemayla sınırlı kalmıyor. İşin içine Frank Zappa’nın yakın çemberindeki GTOs (Girls Together Outrageously) kızları girince, Alice ve ekibini o günlerin çok ötesinde, kaotik ve androjen bir havaya sokuyorlar. Bu karanlık görüntü zamanla öyle büyük bir markaya dönüşüyor ki Furnier 1973 yılında "Whiplash" adıyla kendi maskarasını bile piyasaya sürüyor. Yani o yıllarda bile gotik estetiğini ticari bir başarıya dönüştürmeyi kafaya koyuyor Cooper.

Bugüne kadar şöyle bir açıp konser performanslarını izlediyseniz eğer, Alice Cooper’ın sahnede yarattığı kaotik dünyanın aslında sağa sola kan sıçratan ucuz korku şovlarından çok daha fazlası olduğunu anlamışsınızdır. Grup, ta lise yıllarından beri Salvador Dalí’yi adeta bir rock efsanesi gibi idol belliyor. Cooper ve Dalí 1973’te New York’ta bir araya geldiklerinde ise ortaya sanat tarihinin en tuhaf iş birliklerinden biri çıkıyor.

Dalí, Cooper’ın stadyum şovlarını izleyince "resmen tablolarım canlanmış" diyerek kelimenin tam anlamıyla büyüleniyor ve Cooper'ı dünyanın ilk canlı hologram projesinde model olarak kullanmaya karar veriyor:
Bir hologram çalışması olan "Alice Cooper’ın Beyninin İlk Silindirik Krom-Hologram Portresi" projesinde model olmam için bizimle iletişime geçmişti. Sanat eğitimi almış biri olarak Dalí benim için devasa bir ilham kaynağıydı. Sanırım Dalí, "Alice" karakterini sürrealist bir sanat eseri olarak görüyordu. Şovlarımızı biliyordu; muhtemelen sahnemdeki o sürreal etkilerle yani Alice’in koltuk değneği, oyuncak bebek, ucu parayla dolu kılıç, yılan, giyotin ve darağacı gibi öğelerle bağ kurmuştu [...]. Bana bir heykel sunup: "Bu Alice Cooper’ın beyni," dedi. Beynimin seramik bir heykelini yapmıştı; arkasından aşağıya bir çikolatalı ekler süzülüyordu ve beynin üzerinde yürüyen boyanmış karıncalar "Dali ve Alice" kelimelerini oluşturuyordu."
Tabii sahnedeki kaotik tiyatronun tek hastası Dalí de değil. Komedinin dev ismi Groucho Marx da Cooper'ın şovlarının tekinsiz "Vaudeville" ruhuna resmen tutuluyor. Nedir bu Vaudeville derseniz, eski dönemlerin yetenek şovları diyebiliriz. Yani sahnede müziğin, sihirbazlığın, komedinin ve akla gelebilecek her türlü absürtlüğün peş peşe yaşandığı karmaşa hali. Marx da Alice Cooper'ın sahnede yarattığı deliliği tam olarak bu karmaşanın "korkunç ve modern bir evrimi" olarak görüyor ve Cooper'ın Vaudeville'in son umudu olduğunu bile söylüyor (Golf Monster, 73). Hatta Cooper ve Marx arasındaki bağ öyle uçuk bir boyuta ulaşıyor ki Marx vefat ettiğinde ikonik kaşlarını ve gözlüğünü vasiyetinde miras olarak Cooper'a bırakıyor.

Vasiyetnamelere bile konu olan böylesi bir şovun çıkış noktasında ise tamamen müzikal bir açlık yatıyor. Rock müzik genleri gereği zaten isyankar ama 1960'ların sonuna gelindiğinde sahnede sadece amfileri köklemek ve isyankar pozlar kesmek artık seyirciyi sarsmaya yetmiyor haliyle. Endüstriye yeni bir kan, daha doğrusu sahnede gerçekten akacak "kan" gerekiyor. Bugün Marilyn Manson’dan Rammstein’a, Slipknot’tan KISS’e uzanan devasa "Shock Rock" kültürünün temelleri tam olarak bu arayışla atılıyor ve türün mimarı koltuğuna Alice Cooper oturuyor.

Elbette Cooper tahtına çıkana kadar tabuttan fırlayan Screamin' Jay Hawkins ya da kafasında alevli kaskla sahneye dalan Arthur Brown gibi isimler fitili daha önceden ateşliyor. Fakat etraftaki ufak tefek korku denemelerini koca stadyum prodüksiyonlarına ve yepyeni bir alt kültüre çeviren devrim Alice Cooper'ın ellerinden çıkıyor. Boynuna dolanan dev yılanlar, deli gömlekleri, kan banyoları ve idam sehpalarıyla seyircinin doğrudan sinir uçlarına basılıyor. Rock müziğin giderek evcilleştiği 60'ların sonunda konser alanlarını adeta karanlık bir sirke dönüştürerek Shock Rock'ın ne olduğunu herkese gösteriyor.

Alice Cooper'ın romantizm anlayışı da en az sahne şovu kadar arıza. Aşk şarkısı dendiğinde akla gelen klişe baladlar bir kenara itiliyor ve yerini buzlukta saklanan ölü bir sevgilinin hikayesi alıyor. Yani Edgar Allan Poe’nun şiirlerindeki "ölü kadına duyulan aşk" teması, Alice Cooper sayesinde mezarlıktan çıkıp mutfağa kadar giriyor. "Cold Ethyl" şarkısı tam olarak bu kafa.
Malum, rock dünyasında her gece kellesini uçuran başka bir isim bulmak zor. Gelgelelim kafa uçurma meselesi Alice Cooper için sadece bir şov numarasından ibaret de değil. Tıpkı Orta Çağ infazlarındaki gibi sahnede kötü adamı canlandıran karakterin finalde boynunu cellada uzatması gerekiyor. Zaten Cooper Golf Monster kitabında "Eğer Alice kötüyse, ölmelidir" diyerek kendi sonunu çoktan kabulleniyor. Haliyle, giyotin sahnede adaleti sağlamak üzere devreye giren bir araca dönüşüyor.

Sahnede her gece cezasını çeken canavarla gerçek hayattaki adamı yan yana koyunca da Alice Cooper efsanesi rock tarihinin en manyak "doppelgänger" vakasına dönüşüyor. Vincent Furnier günlük hayatında golf oynayan, son derece nazik ve efendi bir adam. Yani gündüzleri herkesin saygı duyduğu meşhur doktor Dr. Jekyll ile aynı çizgide. Ama sahneye adım atıp göz makyajını yaptığı an içindeki doppelgänger devreye giriyor ve doktorun içinden fırlayan saf kötülük, vahşi Mr. Hyde ipleri tamamen eline alıyor.
Peki, psikopat Mr. Hyde imajının sınırlarını aşıp sahnenin dışına nasıl taşıyor? Her şeyi başlatan meşhur skandalın merkezinde 1969'daki olaylı Toronto Rock and Roll Revival konserinde sahneye fırlatılan canlı bir tavuk yatıyor. Hayatı şehirde geçmiş, kümesle hayvancılıkla zerre işi olmayan Furnier, "Ulan bunun kanatları var, atsam uçar herhalde" kafasıyla gariban tavuğu alıp seyircinin üzerine sallıyor. Ama tavuk yere çakılıyor. Seyircinin de alayının kafası trilyon, gözler dönmüş. Tavuğu saniyeler içinde lime lime ediyorlar. Ertesi günkü gazetelerin manşeti de belli: "Alice sahnede tavuğun kafasını kopardı, üstüne bir de kanını içti." Ortalık fena halde birbirine girip skandal milletin diline düşünce, Frank Zappa da haliyle durur mu hemen telefona sarılıyor:
Pekala, bunu sakın kimseye söyleme! Herkes senden nefret ediyor; e bu da çocukların sana bayılacağı anlamına gelir (Golf Monster, 80).
Cooper da bu yüzden iddiaları hiçbir zaman kesin bir dille reddetmiyor. Basının kendi kendine gelin güvey olup yarattığı asılsız kriz de grubu bir gecede şöhretin zirvesine fırlatıyor.
Ama... 1973 civarında grupta çatlaklar başlıyor. Orijinal kadro, şovun müziğin önüne geçtiğini, müzisyen kimliklerinin şovun içinde kaybolduğunu düşünerek isyan bayrağını çekiyor. Tam bu yol ayrımında Vincent Furnier, kendince zekice ticari bir hamle yapıyor ve telif davalarıyla, isim haklarıyla uğraşmamak için adını yasal olarak "Alice Cooper" şeklinde değiştiriyor.

Grubun dağılmasının ardından gelen ilk büyük solo hamlesi 1975 tarihli Welcome to My Nightmare albümüyle geliyor. Albüm baştan aşağı konsept. Şarkılarda Alice'in çocukluk kabuslarına tanık oluyoruz, zihninin en karanlık köşelerini didik didik ediyoruz. Albümün tekinsiz havasını tamamlayan isim ise korku sinemasının efsane aktörü Vincent Price. Albümdeki "The Black Widow" şarkısına öyle tüyler ürpertici bir monolog atıyor ki insanın dinlerken resmen tüyleri diken diken oluyor.
E Cooper'ın zirve günlerinin bir de karanlık arka planı var. 1977'lere gelindiğinde ipler tamamen kopuyor. Tıpkı Stevenson’ın romanındaki gibi yaratıcı ile canavar arasındaki çizgi yavaş yavaş siliniyor. Alkolün de gazıyla Vincent ve Alice kimlikleri birbirine giriyor. Başlangıçta sadece sistemi eleştirmek için yaratılan karakter, Vincent’in günlük hayatını acımasızca yutmaya başlıyor ve Vincent için akıl hastanesinin yolu görünüyor. 1978 tarihli From the Inside albümü tam anlamıyla yaşanan bu dibe vuruşun birebir günlüğü. İşin en manyak tarafı ise şarkılardaki karakterlerin her birinin Vincent’in hastanedeki gerçek oda arkadaşları olması.
Alice Cooper kafayı topladıktan sonra, yani 1980’lerde, bu sefer rotayı o dönem ortalığı kasıp kavuran Slasher korku filmlerine kırıyor. Özellikle Friday the 13th (1980) için yazdığı "He's Back (The Man Behind the Mask)" şarkısıyla korku sinemasıyla olan bağını iyice tescilliyor. 1989’daki Trash albümü ve "Poison" patlamasıyla da işi başka bir boyuta taşıyor. Artık canavar kimliğinden hiç ödün vermeden ana akımın tam merkezine, listelerin en tepesine sızan bir dünya yıldızına dönüşüyor.
Tüm bu başarılarının üzerine 2015'te yanına Johnny Depp, Tommy Henriksen ve Joe Perry’yi (Aerosmith) de çekip Hollywood Vampires’ı kuruyor. Grubun ismi rastgele seçilmiş bir isim de değil. Bizzat Cooper'ın 1973 yılında Los Angeles’taki Rainbow Bar’ın çatı katında kurduğu içki kulübünün adı Hollywood Vampires. Masada John Lennon, Keith Moon (The Who), Harry Nilsson ve Ringo Starr gibi devler var. Sırf sabaha kadar kadeh tokuşturdukları için kendilerine "vampir" diyen efsanevi ekipten tek sağ kalan Alice Cooper olunca, eski dostlarının anısını sahnede yaşatmaya karar veriyor ve ortaya muazzam bir proje çıkıyor.

Hatırlarsanız 2023 yazında İstanbul sahnesinde o vefa borcunu iliklerimize kadar yaşatmıştı Hollywood Vampires. Şimdi ise Rock tarihinin şahsına en münhasır figürünü kendi çöplüğünde, tek başına izlemek isteyenlerle 13 Haziran'da Life Park'ta buluşuyoruz 🤘





Yorumlar